Temel Sunum Teknikleri

Aşağıda, sunum teknikleri ile ilgili verdiğim bir eğitimden alınmış bazı notar bulunmaktadır. Bu konuda profesyonel bir eğitim almanın faydası tartışılmazdır. Ancak; bu kısa notlar da temel anlamda yol gösterecektir.

İçerik

Sunum Slide’larınızı kelime ve cümlelerle şişirmek yerine, söylediklerinizi destekleyecek ve harita görevi görecek minimalist piktogramlar olarak değerlendirin.

Slide’larınızın başlıkları, baştan sonra bir hikaye akışı ifade etmelidir. İlk Slide, vurucu bir giriş içermelidir: Bir istatistik, katılımcılar arasında yapılacak bir mini oylama, çarpıcı bir itiraf veya cevabı sunumun sonunda verilecek bir soru olabilir. Son Slide ise mesajınızı içermelidir.

Sunumunuzun provasını yaparak, sürenize göre hangi Slide’da nereye gelmiş olmanız gerektiğini yaklaşık olarak kestirin. Eğer süreyi ayarlayamazsanız, arada birkaç Slide atlayıp nihai mesajınızı mutlaka verin.

Tell-Show-Tell yöntemi çerçevesinde; her bölümün başında ne söyleyeceğinizi belirtin, sonra bunu gösterin, en sonunda da ne söylediğinizi herkesin anlayacağı bir dilde tekrar özetleyin. Bunu her bir bölümde yapmanın yanı sıra, önemli Slide’larda hatta sunumun genelinde de yapabilirsiniz.

Konuşma

Cümlelerin arasında EEE veya III şeklinde duraksamalar yapılmamalıdır. Bu duraksamaları mutlaka yapmanız gerekiyorsa içinizden sessizce yapın. Bu şekilde, cümlelerinizde bulunması gereken boşlukları doğal bir yoldan koymuş olursunuz ve ifadeniz nefes almaya başlar.

Gazetelerdeki haberleri düşünürsek puntoları üçe ayırabiliriz: Başlık, özet ve detay. Eğer sunumdaki bir cümle başlık niteliğindeyse, çok yavaş ve yüksek sesle söylenmelidir. Özet niteliğindeyse, başlıktan bir derece daha hızlı ve sessiz söylenmelidir; ancak normal konuşmamızdan daha yavaş ve yüksek olmak kaydıyla. Sunumdaki detay konuşmalar ise, normal konuşma hızında ve seviyesinde olmalıdır. Bu çeşitlilik sunumun dinamizmini arttırır.

Uzun cümleler kurulmamalıdır. Bu hem izleyicilerin takibini zorlaştırır, hem de cümlenin başıyla sonunun başka yerlere gitmesi veya anlam düşüklüğü yaratması gibi sakıncalar doğurur. Standart bir sunum cümlesi 5-6 kelimeyi geçmemelidir; uzun cümleleri birkaç cümleye bölmeye çalışın. Noktadan başka noktalama işareti yokmuş gibi konuşabilirsiniz.

Beden dili

İzleyenler ile aranıza; masa, kavuşturulmuş kol, dosya gibi bir engel koymamaya çalışın.

Masaya yaslanmak, bir tarafa kaykılarak durmak gibi düşük enerji işaretlerinden kaçının; aksi takdirde bu durum izleyicilere de yansır. Dik ve enerjik gözükün, sahnede alan kaplayın.

İzleyicinin dikkatini dağıtacak ve katma değeri olmayan hareketlerden kaçının. Tipik örnekler: Sahnede volta atmak, sağa sola sallanmak, anlamsız el hareketleri yapmak olabilir. Ancak; volta atmak yerine izleyici hakimiyeti için sahnenin farklı noktalarını kullanmak iyi bir fikirdir. Sağa sola sallanmak yerine izleyicilerle göz teması kurarak değişik zamanlarda farklı yönlere dönmek iyi bir fikirdir. El hareketlerini kavramların gözde canlanması için yardımcı olarak kullanmak iyi bir fikirdir.

Aynı kabilden dikkat edilecek bir diğer nokta; kas hafızanızdır. Dikkatiniz dağıldığında, yalnızken sık yaptığınız saçla oynama, boyun kaşıma, vb hareketler vuku bulabilir. Sunumda bu tarz kas hafızası hareketlerinden kaçının.

Çevresel faktörler

Kıyafetiniz ortama, konsepte ve kültüre uygun olsun.

Cebinizde şıngırdayacak bozuk para, anahtarlık, vb şeyler olmasın.

Sunuma giderken, kendi bilgisayarınızdan sunmama durumunda yanınıza birkaç farklı formatta alın (PPT, PPTX, PDF gibi). Aynı zamanda E-Posta veya Cloud üzerinde bir yerde de bulunursa iyi olur. Presenters Note bölümünün teknik bir sebepten ötürü gösterilemeyebileceğini hesaba katın; gerekirse notlarınızı ayrı küçük kağıtlara veya tabletinize yükleyin.

İzleyiciler

Eğer sunum sırasında tavrıyla sizi zorlayacak kişiler olursa, aşağıdaki yöntemlerden birini deneyebilirsiniz.

Sert yaklaşım: Kötü niyetle soru soran birini; cevabını bilemeyeceği ve tercihan niyetini ortaya koyan bir karşı soru sorarak ekarte etmek mümkündür.

Orta halli yaklaşım: Kişinin söylediğinde haksız olduğu noktayı ortaya koyup, bir de haklı olduğu nokta ortaya çıkarmaktır. Böylece kişi fazla rencide olmayacak, ancak söz almadan önce tekrar düşünecektir.

Yumuşak yaklaşım: Soru soran kişiye ilgisi için teşekkür edip; sunum süresinin kısalığına işaret ederek sunum sonrasında birebir görüşmek üzere söz verebilirsiniz.

Taviz yaklaşımı: Soru soran kişi konumu gereği kritik bir noktadaysa; doğrudan yanlışlamak yerine soru sorarak doğru cevabı kendi ağzından almayı deneyebilirsiniz. Bu esnada sunum sürenize dikkat edin.

Sessiz yaklaşım: Sunum sırasında kendi arasında konuşan veya ilgilenmeyen kişiler varsa, cümlenizi tamamladıktan sonra sessiz durup o kişilere doğru bakabilirsiniz; bu çok güçlü bir tenkittir. Dikkatleri tekrar size geldikten sonraki cümlenizi yine o tarafa doğru kurun ve sunumun akışına devam edin. Yersiz bir soru soran birine karşı uygulanabilecek sert bir tepki de budur; hiç cevap vermeden “Konuşmaya devam et” dercesine o kişiye bakmaya devam edin, sessizliğin yarattığı gerginlikten ötürü muhtemelen konuşmaya devam edecek ve ortaya attığı şey konusunda kendi kendini ele verecektir.

Quick SAP Tip: Get Rid of Stuck Truck Icon in STMS

In case SAP thinks that some transport requests in STMS are still imported and keeps displaying the truck icon next to them, you might get frustrated.

The solution is simple though: Just delete the corresponding entries in table TPSTAT, and you are good to go.

This is a risky approach, though. If the requests are actually being transported, removing them from TPSTAT might trigger some unpredictable behaviour. If you are 100% sure that TP is doing nothing about them, you might try this little hack.

Why I Unfollow / Unfriend

I occasionally get complaints from people I refuse / unfollow on social media. The fact is; I am not obliged to accept a connection request, and unfollowing someone doesn’t mean that we are not friends any more.

My general approach is; I accept requests from genuine connections only, and I follow genuinely interesting accounts only.

Nevertheless; here are the typical reasons I unfollow/unfriend someone:

  • I may refuse your connection request if I don’t know you at all.
  • We may be acquaintances, but if we aren’t close enough to be connected, I may refuse your connection request.
  • I may have accepted your connection request temporarily, but if we don’t really know each other, I may unfriend you.
  • If you are posting too frequently (flooding), I may unfollow you.
  • If you are posting about subjects irrelevant to me (like politics, sports, cheesy quotes, etc), I may unfollow you.
  • If every other post you make is a selfie, I may unfollow you because I already know what you look like.

Time is a limited resource, and connecting / following someone costs time. I recommend spending it wisely.

ABAP Tip: Converting Function Module Exceptions to Exception Classes

1464-ppt

Although function modules belong to the era of procedural programming, we all need to use them from time to time. While most BAPI’s usually return error messages in a clean internal table format, many other function modules return classical exceptions.

If you are calling a function within a class method, you might have a hard time converting those classical exceptions to class based exceptions – meaning exception classes.

I have written an exception class which automatically converts any function module exception to a class based exception. Here is the source code:

CLASS zcx_bc_function_subrc DEFINITION
 PUBLIC
 INHERITING FROM cx_static_check
 FINAL
 CREATE PUBLIC .

 PUBLIC SECTION.

 INTERFACES if_t100_message .

 CONSTANTS:
   BEGIN OF subrc_error," Function &1 error &2 : &3 - &4
     msgid TYPE symsgid VALUE 'ZBC',
     msgno TYPE symsgno VALUE '130',
     attr1 TYPE scx_attrname VALUE 'FUNCNAME',
     attr2 TYPE scx_attrname VALUE 'SUBRC',
     attr3 TYPE scx_attrname VALUE 'PARAM',
     attr4 TYPE scx_attrname VALUE 'STEXT',
   END OF subrc_error.

 DATA: 
   funcname TYPE funct-funcname,
   subrc TYPE sysubrc,
   param TYPE funct-parameter,
   stext TYPE funct-stext.

 METHODS constructor
   IMPORTING
     !textid LIKE if_t100_message=>t100key OPTIONAL
     !previous LIKE previous OPTIONAL
     !funcname TYPE funct-funcname OPTIONAL
     !subrc TYPE sysubrc DEFAULT sy-subrc
     !param TYPE funct-parameter
     !stext TYPE funct-stext.

 CLASS-METHODS raise_if_sysubrc_not_initial
   IMPORTING
     !iv_funcname TYPE funct-funcname
   RAISING
     zcx_bc_function_subrc.

 PROTECTED SECTION.
 PRIVATE SECTION.
ENDCLASS.



CLASS zcx_bc_function_subrc IMPLEMENTATION.

 METHOD constructor.
   CALL METHOD super->constructor
     EXPORTING
       previous = previous.
   CLEAR me->textid.
   IF textid IS INITIAL.
     if_t100_message~t100key = if_t100_message=>default_textid.
   ELSE.
     if_t100_message~t100key = textid.
   ENDIF.

   me->funcname = funcname.
   me->subrc = subrc.
   me->param = param.
   me->stext = stext.
 ENDMETHOD.

 METHOD raise_if_sysubrc_not_initial.

   CHECK sy-subrc IS NOT INITIAL.

   DATA(lv_subrc_bak) = sy-subrc.

   SELECT SINGLE parameter INTO @DATA(lv_parameter)
     FROM fupararef
     WHERE funcname EQ @iv_funcname
       AND paramtype EQ @abap_true
       AND pposition EQ @lv_subrc_bak.

   SELECT SINGLE stext INTO @DATA(lv_stext)
     FROM funct
     WHERE spras EQ @sy-langu
       AND funcname EQ @iv_funcname
       AND parameter EQ @lv_parameter
       AND kind EQ @abap_true.

   IF sy-subrc NE 0.
     SELECT SINGLE stext INTO @lv_stext
       FROM funct
       WHERE funcname EQ @iv_funcname
         AND parameter EQ @lv_parameter
         AND kind EQ @abap_true.
   ENDIF.

   RAISE EXCEPTION TYPE zcx_bc_function_subrc
     EXPORTING
       funcname = iv_funcname
       param = lv_parameter
       stext = lv_stext
       subrc = lv_subrc_bak
       textid = zcx_bc_function_subrc=>subrc_error. 

 ENDMETHOD.

ENDCLASS.

Here is an example of making this exception class useful.

CLASS zcl_sample DEFINITION PUBLIC FINAL CREATE PUBLIC.
  PUBLIC SECTION.
    METHODS sample_method RAISING zcx_bc_function_subrc.
  PRIVATE SECTION.
  PROTECTED SECTION.
ENDLCASS.

CLASS zcl_sample IMPLEMENTATION.

  METHOD sample_method.

    CALL FUNCTION 'ZFUNCTION'
      EXPORTING
        IV_PARAM1     = 'DUMMY'
      EXCEPTIONS
        some_error    = 1
        another_error = 2
        OTHERS        = 3
      ##FM_SUBRC_OK .

    zcx_bc_function_subrc=>raise_if_sysubrc_not_initial( 'ZFUNCTION' ).

  ENDMETHOD.

ENDCLASS.

The static method RAISE_IF_SYSUBRC_NOT_INITIAL will do nothing if SY-SUBRC is initial. Otherwise, it will determine the details of the function exception and raise a class based exception using that information.

Since the static method is based on SY-SUBRC, it must be placed immediately after the function call – before anything else changes SY-SUBRC.

The pragma ##FM_SUBRC_OK tells the ABAP checker that we intentionally didn’t check SY-SUBRC after the function call. We check it within the static method, but the checker wouldn’t know that.

The advantage of this method is; you don’t need to develop a custom class based exception for each function module. It would simply work with any function. The disadvantage is; it consolidates all exceptions into a single class (ZCX_BC_FUNCTION_SUBRC) so the details of the error are not easy to determine programatically. The details of the functional exception is stored as a text within the exception class and you can’t include any other variables.

Nevertheless; this is a practical approach if you don’t need all the bells & whistles and simply need to return a casual exception object in case the function returns an error.

İnsan Değişir Mi?

kendi alanımdaki araştırmalar; değişebilirlik bir kişilik özelliğidir diyor. yani her insan, belli bir değişime açıklık aralığıyla doğuyor ve sonradan yaşadıkları, bu aralıkta nerede konumlanacağını belirliyor.

kimi insan hayatı boyunca aynı koltuk, aynı TV, aynı restoran, aynı ofis, aynı müzik, vs ile çok mutlu olabilirken, değişikliğe tahammül bile edemezken, bir diğer insan bir sene aynı mahallede bile oturamaz.  bu işin psikolojik boyutu.

değişebilirlik, derinleştikçe zorlaşır bu da her kişide aynı – yani zorlaşma aynı. davranışsal şeyler kolay değişir – diş macununu ortadan sıkıyordur, sıkma dersin, sıkmaz, bitti. bir süre bilinçli alttan sıkar, sonra otomatik hale gelir davranış. o en kolay değişecek şey.

zihinsel şeyler biraz daha zor değişir. insanın teolojik, politik görüşleri, iş dünyası, hayat, astroloji, vs konularındaki fikirleri ve onlarla yaşaya yaşaya otomatikleşmiş düşünceleri, biraz daha mantıklı yaklaşma ve sık tekrarla “aa evet mantıklısı buydu!” diş macununa benzer şekilde değişebilir. daha zordur ama yapılabilir.

travmalara veya pozitif duygusal anılara dayanan şeyler çok daha zor değişir… mesela hayatı boyunca annesi babası tarafından başarısız ve işe yaramaz, elini neye atsa beceremeyeceği hissettirilmiş biri, hangi konuya adım atarsa atsın ve hangi yaşta olursa olsun başarısız olacakmış gibi davranır ve başarısız olur muhtemelen.  ya da “öcü alır, kadın kaçırır, hortlak yer, düşersin” filan diye sürekli korkutulan bir çocuk, çok güvenli ortamlarda bile hep bir şey olacakmış gibi hisseder, tikler geliştirebilir, bununla yüzleşmemek için savunma mekanizmaları, alternatif kimlikler gibi şeyler geliştirir. bunları ne sen değiştirebilirsin ne de kendi değiştirebilir, bunun için terapiye gitmesi gerekir. EMDR gibi güzel terapi yöntemleri var ama biraz sabır gerektirebilir.

hele ki ailede büyürken farkında olmadan problem ve travma dumanı soluyarak büyüdüyse… bu tarz travmalar ya big bang oluyor (biri taciz ediyor, birini kaybediyor, vs) ya da zamana yayılarak sinsice işliyor kendini… hangisi daha kötü bilmiyorum duruma bağlı. bazı hasta ilişkiler de bunlardan çıkar. biri öbürünü sever acır, ben bunu değiştiririm tedavi ederim, çok seversem ilgilenirsem serbest bıraktırabilirim der ama maalesef ki partner rolünde asla yapamazsın. ancak, dışarıda asla görmediğin ve görmeyeceğin profesyonel bir terapist yardımcı olabilir.

“biri maskesini düşürüp size gerçek yüzünü gösterdiğinde ona ilk seferinde inanın” diye bir söz vardır. oyun oynarken kazanınca / kaybedince verdiği tepki mesela; kendini başarısız hissedince bununla barışık mı, asabileşiyor mu?  başarılı hissedince o duyguya aç olduğunu mu hissediyor, başarıyı sindirmiş mi?

karşımızdaki kişinin bize duygusal zarar verdiği durumda onunla devam edip etmemek? şimdi ben aslanı “vay gitti zebrayı yedi” diye yargılamam, hayvan doğasını yaşıyor. ama gidip de aç aslanların arasına da oturmam. “aa ama bu çok bencilce, aslanların da okşanmaya ihtiyacı var” diyen çıkabilir. işte bencillikle, kendin zarar görüyorsan zararla arana mesafe koymak arasında bir fark var.

peki, ya başta olduğu gibi kabul ediyormuş gibi gözüktüğü kişiyi değiştirmek isteyenler?

bir insanı ilk tanıdığımızda, ilk dikkatimizi çeken istediğimiz veya benzediğimiz yönleri olur. ya da zıt yönleri, olmak istediğimiz bir şey görürüz. diğer olumsuzluklara karşı da bizi uyuşturan bir takım hormonlar var. ve en başta herkes birbirine ideal davranır. o ideal davranışlar bir yap-bozun çok ufak bir bölümünü oluşturur, ve farkındalığı düşük bir insan, kalan boşlukları kendi doldurur ve onu karşındakine hiç anlatmaz bile.

zaman içinde, kendi çizdiği şeylerin gerçekle uymadığını görünce de “ama ben seni böyle beklememiştim”ler çıkar, ya da “bunu değiştirebileceğimi düşünmüştüm”. yani aslında, farkındalığı yüksek olmayan biri, sana bakınca bir resim çiziyor kafasında – seni sen gibi bilme şansı yok. idealize ettiği birine kapılıyor – seninle ortak noktaları var ama sen değilsin. sonra aradaki farklar dökülünce de iş maalesef buraya gidiyor.

Transforming Thyself

The practices are about transforming thyself. And transformation basically means getting rid of what we don’t need in order to connect with the flow. Once you touch the flow, you become the flow, and your mental state becomes irrelevant – once you detach from the mind, you become whatever flows.
What you once believed to be your “self”, turns out to be an automatically learned set of ideas and illusions. You can still behave like that, but its merely a shell. “Self” becomes something much deeper which doesnt even mean a separated “self” any more, its rather part of a whole, but it is the whole by itself as well.

Yurt Dışından Neden Döndüm

1464-ppt

Almanya’ya yeni gittiğim sırada kaleme aldığım Almanya’da Çalışmak ve Yaşamak adlı yazımda, Almanya’ya nasıl gittiğimi ve orada nasıl bir ortam tecrübe ettiğimi anlatmıştım. Ancak; bir sene kaldıktan sonra Türkiye’ye geri döndüm.

Özellikle çevremdeki pek çok kişinin yurtdışına gitme ihtimallerini araştırdığı şu günlerde, neden geri döndüğümü ifade etmek istedim. “Hazır kapağı atmışken neden kalmadın?” diyenlere de topluca cevap vermiş olayım.

Seyahat

Türkiye’de, iş dünyasının kalbinin büyük şehirlerde attığı bir ortamda yaşıyoruz. Ara sıra şehir dışı seyahatler veya projeler olsa dahi, haftanın 2-3 günü seyahate gidip kalan günler yine şehrimize dönüyoruz. Dolayısıyla; sabit düzeni bir büyük şehirde kurmak mümkün.

Avrupa’da ise durum pek böyle değil. Eğer sabit bir lokasyonda iş bulduysanız, bulunduğunuz şehri de sevdiyseniz, ne ala. Ancak; Avrupa Birliği koca bir ülke gibi – her bir ülke de ayrı bir büyük şehir adeta. Eviniz her nerede olursa olsun, Pazartesi – Cuma arası Avrupa’nın herhangi bir şehrine gidip orada çalışmak, Cumartesi gününü temizlik / çamaşır / ütü ile geçirmek, kalan Pazar günü de hiçbir yer açık olmadığı için yapacak faaliyet aramak gibi bir duruma karşı karşıya kalmak olası.

Almanya’da tanıştığım danışmanlardan biri, evli ve 2 çocuk babası olmasına rağmen 10 yıldır bu tempoda çalıştığını söyledi. Cuma günleri evden çalışabiliyormuş; ancak temelde tüm hafta eşi ve çocuklarından uzakta olup, sadece hafta sonu onlarla birlikte olabiliyor.

Bir diğer örnek vaka, yine orada tanıdığım danışman bir çift. Pazartesi günü evden birlikte çıkıp, tek arabayla havalimanına gidip vedalaşıyor ve farklı şehir / ülkelere uçuyorlar. Perşembe veya Cuma akşamı gittikleri yerden dönüp, havaalanında buluşup, yine tek araba eve dönüyor ve hafta sonunu birlikte geçiriyorlar. Çocuk yapmaya karar verdikten sonra, kadın işi bıraktı ve erkeğin bulduğu uzun süreli bir projenin varsayılan lokasyonuna yakın bir yere taşındılar – durumlar bu şekilde biraz stabilize oldu. Ama uzun süreli proje bulmak da bir şans tabii.

Benim Türkiye’de; yazılım mimarlığının yanı sıra müzisyenlik, yazarlık ve yoga gibi farklı alanlara dokunan bir yaşam tarzım var. Eğer Berlin veya Hamburg gibi bu faaliyetlerimi sürdürebileceğim hareketli bir şehirde seyahatsız bir işim olsaydı, dönme kararını verir miydim bilmiyorum – en azından gerekçelerimden biri bu olmazdı diyelim. Ancak; seyahati minimize etmek için, proje lokasyonlarından biri olan Mülheim an der Ruhr’da oturmayı seçtim. Buna rağmen, tercih etmeyeceğim kadar çok seyahat oldu. Hem seyahat hem de şehrin durağanlığı sebebiyle, mesela müzik yapma şansım neredeyse hiç olmadı. Zar zor bulduğum “Beautiful Disaster” adlı Progressive Rock grubuna basçı olarak dahil oldum, ancak o grup da pazar günleri garajda çalmanın ötesine geçmedi.

Seyahat çokluğu ve faaliyet azlığı, benim sektörüm ve şehrime özel bir durum oluşturmuş olabilir. Ancak kararınızı verirken, bu faktörleri mutlaka göz önünde bulundurun. Şimdi, daha genel-geçer olduğunu düşündüğüm faktörlerle devam etmek istiyorum.

Kültür

Önce “kültür” kelimesiyle ne kastedildiği konusunda mutabık kalalım. Burada, çok okuyarak veya tahsil sonucunda edinilen genel kültür veya zihinsel bilgilerden bahsetmiyorum. Çok kabaca ifade etmek gerekirse; içinde yaşadığınız toplumun tüm bireylerinin bildiği, paylaştığı, benimsediği ortak değerler ve bilgiler, kültürümüzü oluşturur.

Örneğin; “Sahici Tosun Paşa!” dendiği anda, eski Türk filmlerini izleyecek yaştaki herkes bunun hangi filmin neresinde geçtiğini ve ne anlama geldiğini bilir ve muhtemelen güler. Çünkü bu, artık kültürümüzün bir parçası olmuştur. Farkında bile olmadan, bu repliğin ait olduğu yeri biliriz ve içinde yaşadığımız toplumdaki hemen herkesin de bildiğini biliriz. Artık bu paylaşılan, kültürel bir değerdir.

Peki, ya odada sadece 1 yıldır Türkiye’de yaşayan yabancı uyruklu bir arkadaşımız daha olsaydı? Ne kadar iyi Türkçe konuşursa konuşsun, kültürel anlamda bize uzak olduğu için, cümlenin kelime anlamını çözse dahi bizim neye güldüğümüzü anlamayacak ve kendini konu dışı hissedecekti.

Bu basit replik örneğinden yola çıkarsak; kültürümüzün bir parçası haline gelmiş sayısız şarkı, mekan, atasözü, gaf, şaka, hareket, küfür, iltifat, ima, latife, yiyecek, içecek, hatıra, ibret, film, dizi, vb. bulunmaktadır. Bunları o kadar özümseyerek öğrenip paylaşıyoruz ki, başka kültürlerle tanışmamış biri kendi yerel kültürünün ne kadar geniş olduğununu farkında bile olmayabilir.

Herhalde lafı nereye getirdiğim hissedilmiştir. Yurtdışında yaşamaya başladığınızda; ülkenin ana dilini çok iyi bilseniz ve “Ben dünya vatandaşıyım” fikriyle oradaki düzene çok iyi adapte bile olsanız, oranın kültürüne yabancı kalacaksınız – en azından benim deneyimim bu oldu. Trende durup dururken radyoda çalan bir şarkıyı herkes söylemeye başladığında, kızlar ve erkekler farklı danslar ettiğinde, bu şarkının kültürde nereye ait olduğunu ve ne ifade ettiğini bilemediğinizden tamamen yabancı kalabilirsiniz.

İrili ufaklı pek çok durum; iş ortaklarınız, müşterileriniz,  arkadaşlarınız, hatta ayak üstü sohbet ettiğiniz kişilerle de ortaya çıkacak muhtemelen. Turist olarak gitmiş olsanız “Kültür farkı!” diye sevimli bulup cep telefonunuza veya hatıra defterinize kaydetmek isteyebileceğiniz anektodlar, o ülkede yaşamaya çalıştığınızda birikerek boğucu olmaya başlayabiliyor.

Kendi ülkenizdeki hayatınızın sevdiğiniz / sevmediğiniz yönleri olabilir. Ancak; birlikte yaşadığınız insanlarla ortak bir kültüre sahip olup o kültür içinde yaşamanın ne kadar önemli bir şey olduğunu, ondan mahrum kaldığınızda anlıyorsunuz. Çok doğal geldiği için farkında bile olmadan beslendiğiniz bir kaynak; eksik kaldığında hissettiriyor kendini.

Gittiğiniz ülkenin ana dilini bilmiyorsanız durum daha da vahim. Katıldığınız partide sizinle İngilizce 3-5 muhabbet eden mutlaka olur, ama bir noktadan sonra hiç kimse size “Babysitting” yapmak zorunda değil, yine kendi aralarında kendi dilleriyle konuşacaklar. Ya da markete gittiğinizde, satılan ürünlerin paketinde ne yazıyor anlayamamak da can sıkıcı olabilir – domuz mu alıyorsunuz, peynir mi, diyet yulaf mı belli değil.

Ben Almanca bildiğim için, ağır aksanlı Almanlar haricinde, kendi adıma dil konusunda rahattım. Ancak kültür – pek öyle değil. Türkiye’de 15 sene boyunca Almanca okullarda eğitim gördüğüm ve sayısız Alman hocam olduğu için, o ülkedeki insanların aşağı yukarı nasıl yaklaşımları ve beklentileri olduğunu biliyordum; bu konuda beklenmedik bir şeyle karşılaşmadım. Ama Türkiye’deki Almanlar ile geçen 15 seneye rağmen, içinde yaşamadan bir ülkenin kültürü hakkında pek de detaylı bir şey öğrenilemeyeceğini görmüş oldum. Bir ülkenin kültürüne hakim olmak, ders alarak veya 1-2 senede olacak şey değil.

Kaldı ki, kültürü tanımak o kültürden hoşlanmak anlamına da gelmiyor. İçinde soluyarak büyüdüğümüz ve alıştığımız kültüre çok zıt bir yere gittiysek; zihinsel seviyede geçici toleranslar koyup kısa vadede idare edebiliriz, lakin uzun vadede duygusal sıkıntı büyüyebilir.

Kültürel eksikliği aşmak, gittiğiniz ülkede kendi kültürünüzden insanlarla bir arada olmakla mümkün olabilir mi? Bu da bizi bir sonraki noktaya götürüyor.

Yalnızlık

İnsan, doğası gereği yalnız olmak üzere değil, sosyal bir varlık olarak tasarlanmıştır. Uzun süre yalnız olmak / hissetmek, hem zor hem de sağlıksızdır – bu konuda pek çok araştırma da var.

Uzun süre kalma niyetiyle gittiğiniz ülkede eğer yalnızlık çekmeye başlarsanız, orada çok da uzun süre kalamayabilirsiniz.

Türkiye’de yaşarken; akrabalarımız, aile dostlarımız, okul arkadaşlarımız, iş arkadaşlarımız, arkadaşlarımızın arkadaşları, vb şekilde halka halka uzanan bir sosyal çevremiz var. Herkes, bir yerlerde birileriyle tanışıyor; kimiyle kısa, kimiyle orta, kimiyle uzun vadeli sosyal ilişkiler kuruyor. Ancak, ilk kez gittiğiniz bir ülkede arkadaş edinmek çok da kolay bir iş değil. Sokaktan birinin kolundan tutup “Haydi gel seninle arkadaş olalım” diyemiyorsunuz.

Ben, Almanya’daki arkadaşlarımı genelde hobilerim üzerinden edindim. Bas gitarımla bir müzik grubuna girdim, oradan arkadaşlarım oldu. Şirketin halı saha maçlarına gideren orada da tanıdık bir çevre edindim. O yıllarda yoga yapıyor olsaydım, muhtemelen bir yoga merkezinde de güzel insanlar tanırdım diye düşünüyorum.

Ancak; arkadaş edinmek, yalnızlık hissetmemek anlamına gelmiyor ne yazık ki.

Irkınızdan veya pasaportunuzdan dolayı ayrımcılık ile karşı karşıya kalırsanız, bu işleri daha da zorlaştırır tabii. Ancak, herhangi bir ayrımcılık olmadan da ortaya çıkan zorluklar var. Gittiğiniz ülkedeki yabancı arkadaşlarınız size çok iyi davranabilir, toplu buluşmalara sizi de çağırabilir, sizi insan olarak sevebilir, kendi iyi niyetleri çerçevesinde bir arkadaşlık sürdürebilirler.

Ancak; arkadaşlık çerçevesindeki beklentiler de kültür çerçevesinde belirlenir. Sizin kendi kültürünüz doğrultusunda belli bir arkadaşlık davranışınız ve beklentiniz var. Yani, kendi ülkenizde birini sevip “arkadaşım” diye bellediğinizde, ona belli bir şekilde davranırsınız ve kendi ülkenizde size “arkadaşım” diyen biri de belli bir şekilde davranır. Aynı kültüre sahip olduğunuz için de, hissedilen şeyle ortaya konan davranış muhtemelen örtüşecektir.

Farklı bir ülkeye gittiğinizde ise; o ülkenin kültürüne sahip biri size karşı aynı arkadaşlık duygusunu hissetse bile; size kendi kültüründeki gibi davranacak ve sizin de aynı çerçevede davranmanızı uygun bulacaktır.

Elbette ki robot değiliz; karşılıklı anlayış ve esnemeler mutlaka olabilir. Ancak o ülkede bulacağınız arkadaşlık, arkasında tamamen aynı duygu olsa bile; size sığ, uzak, soğuk, umarsız, vs gelebilir. Veya tam tersi; fazla içli dışlı, meraklı, patavasız, ısrarcı, vs gelebilir.

Dolayısıyla; o ülkede arkadaş edinmeniz, yalnızlık hissetmeyeceğiniz anlamına gelmiyor.

Paylaşmak istediğim bir anım, noel ile ilgili.  Noel tatilinde Türkiye’ye dönmeyi planlarken, fazla kar yağdığı için dönememe ihtimali çıktı. Yaklaşık bir yıldır birlikte çalıştığım ve benimle aynı şehirde oturan bir arkadaşım, “Üzülme, dönemezsen noel akşamı bize gelebilirsin” demişti. Şimdi bu kağıt üzerinde güzel bir teklif. Ben noel kutlamıyor olmama rağmen, kendi kültürü çerçevesinde noel gecesi yalnız olmayayım diye iyi niyetle beni davet etmek istedi. Ancak; işin ilginç noktası şu: Bu arkadaşım beni bir sene boyunca bir kez bile evine çağırmadı, hatta iş dışında da toplu etkinlikler haricinde görüşmedik. Noelde evine davet etmesi aslında biraz da acıma duygusundan kaynaklanmış olabilir miydi acaba? Yoksa Alman kültüründe insanlar bizdeki kadar sık zaten görüşmediği için, o kendi kültürü çerçevesinde benimle çok iyi bir arkadaşlık yapıyor da ben kendi kültürüme uymadığı için öyle hissetmiyor olabilir miydim?

Eğer gittiğiniz ülkede; kendi kültürünüzden olup önceden tanıdığınız ve sevdiğiniz insanlar sizi bekliyorsa, durum daha iyi olabilir – deneyimlemediğim için bilmiyorum ama duyduğum bu. Kültürel ve sosyal iletişiminizi; ilk etapta onlarla, ikinci etapta ise onların edindiği kendi çevresiyle kaynaşarak ilerletebilirsiniz. Bu kişiler kendi kültürünüzden olacağı için, aynı zamanda azınlık kenetlenmesi çerçevesinde insanlar birbirine karşı daha toleranslı olduğu için, sıcak ve güzel bir çevre edinebilirsiniz.

Tabii bunun ön koşulu, orada bulacağınız insanların Türkiye’de de arkadaşlık edeceğiniz insanlar olması. Yani; o insanla Türkiye’de iken tanışsaydınız yine arkadaşlık eder miydiniz? Bunun cevabı evet ise, sorun yok. “Hayır, Türkiye’de iken tanışsak pek de yakın olmazdık” diyorsanız, sorun var. Benim Almanya’da, biraz da yaşadığım konumdaki dağılımdan ötürü, Türk arkadaşım pek olmadı.

Bu konuda kendi çevremi de kapsayan şöyle bir istatistiğim var: Son 10-15 sene içerisinde; ben dahil olmak üzere, yurtdışına tek başına giden arkadaşlarımın neredeyse tamamı geri döndü. Çift olarak giden arkadaşlarımın ise neredeyse hiç biri dönmedi. Her iki durumun da istisnaları var, ama genel eğilim bu yönde. Herhalde çift gitmenin de bu anlamda bir artısı oluyordur – belki de aile hissini yanında götürdüğün için. Bu da bizi bir sonraki noktaya götürüyor.

Aile

Burada aile derken, sadece kan bağımız olan çekirdek aileyi kastetmiyorum. Aile gibi hissettiğimiz ve gördüğümüz herkesi; dostlarınızı, hısımlarınızı, yakın akrabalarınızı, vs kastediyorum.

Yurtdışına gideceğiniz zaman, aile dediğiniz insanlardan uzaklaşacağınızı, belki de bir kısmını kaybedeceğinizi düşünmeniz ve göze almanız gerekiyor. Bu bir gerçek. Daha ilk adımı attığınızda dahi, zihinsel seviyede ne kadar anlayış gösterilirse gösterilsin, geride bıraktıklarınız arasında kendini bir anlamda vazgeçilmiş / vazgeçilebilir hissedenler olabilir; bunun da duygusal bir bedeli var – uzun vadede ortaya çıkabilecek bir bedel.

Böyle bir gönül koyma durumuyla karşılaşmadığınız durumda bile, ailenizle bir anlamda uzaktan bir ilişki yaşamaya başlıyorsunuz. Ara sıra Skype’ta görüşerek veya mesajlaşarak, birbirinize hayatlarınızda olup bitenleri anlatıyor olabilirsiniz. Ancak; hayatı paylaşmak diye bir şey kalmıyor ne yazık ki. Sizin kutlamanızda onlar yanınızda olamıyor, ufaklığın doğum gününde yanında değilsiniz, gece arabası bozulan kişinin yardımına gidemiyorsunuz.

Hepsinden önemlisi, arkadaşlığın ve ailenin en önemli unsurlarından biri olan ritüellerde artık siz yoksunuz. İnsanları yakınlaştıran ve kaynaştıran akşam yemeklerinde, kahve aralarında, yemek – sinema organizasyonlarında, maçlarda, deniz kenarı yürüyüşlerde, hafta sonu doğa gezilerinde, turnuvalarda siz hiç yoksunuz artık.

Ve zaman geçtikçe, geride bıraktıklarınızın hayatında olup bitenlerden 1-2 gün gecikmeli olarak haberdar olurken, artık büyük haberlerin bile 1-2 hafta sonra kulağınıza geldiğini deneyimlemeye başlayabilirsiniz – üstelik sosyal medyaya rağmen. Bu gönül koymadan da kaynaklanabilir ama, hiç kırgınlık olmasa bile “O artık uzak” duygusuyla insanların sizin yokluğunuza alışması ve geride bıraktığınız dünyanın siz olmadan da dönmeye devam etmesi ile daha çok ilgisi var.

Bunun daha az sevmekle de bir ilgisi yok. Benim teyzem bir İsviçreli ile evli ve kendimi bildim bileli orada yaşıyorlar. Teyzemi de, eşini de, çocuk + torunlarını da çok seviyorum. Ancak; ara sıra ziyaret etsek / edilsek de, hayatlarımız ortak akmıyor bu da bir gerçek. Birbirimizin hayatından haberdarız, ama hayatı birlikte yaşayamıyoruz mesafeden ötürü. Yurtdışında kaldıkça, ister istemez bu noktaya doğru gidiyor insan.

Türkiye’ye ziyarete gelebildiğiniz kısıtlı zaman ise, buradaki sosyal çevrenizin çok azına yetecek. Gelip göremediğiniz insanların kırgınlıkları ile yüz yüze gelebilirsiniz – aslında o insanları sevmenize rağmen önceliklerden ve kısıtlardan ötürü zaman ayıramamış olsanız bile. Geride bıraktığınız çevreyi zayıflatan bir faktör daha.

Mesafe arttıkça da kopukluk da artıyor. Mesela; Avustralya’da yaşamaya başlayan birinin artık Türkiye defterini içindeki tüm insanlarla birlikte neredeyse tamamen kapatması lazım gibi gözüküyor – oraya gidenler de bu durumda zaten gördüğüm kadarıyla.

Ve zaman, telafisi olmayan bir kaynak. İnsan para kaybetse onu tekrar kazanma ihtimali var, sevdiği bir eşyasını kaybetse yerine bir başka eşya koyma ihtimali var, ama zaman geçti mi geçti – onun telafisi yok. Yurtdışında geçen süre zarfında; geride bıraktıklarınızla paylaşamadığınız şeyleri sonradan paylaşma ihtimaliniz yok.

Yeğenleriniz büyüyebilir ama siz bunu göremezsiniz. Kuzenleriniz evlenebilir, düğüne gelseniz bile o heyecanlı süreçte yanlarında olamazsınız. Şampiyonluk kazanılır, WhatsApp’ta sağa sola ikonlar gönderseniz de taraftar arkadaşlarınızla o coşkulu atmosferi yaşayamazsınız. En sevdiğiniz ve yıllarca beklediğiniz grup konser için gelebilir, üniversite arkadaşlarınızın yanında olamazsınız – olsanız bile, onların bahsettiği şeylerin ancak yarısını anlarsınız artık. Çok yakınınız hamile kalır, belki doğuma gelirsiniz ama o heyecanlı süreç boyunca hamile yogası yapmaya birlikte gidemezsiniz.

Bir diğer boyut ise, ailenizin size ihtiyaç duyması. İdeal durumda; ailenin kendi içinde birbirine güveni ve desteği vardır. Sadece maddi anlamda veya insan gücü anlamında değil – “Bir alo desem orada, hemen yetişir” hissi bile, aile dışı 10 kişiden daha güçlü bir güven duygusu verebilir. Yurtdışına temelli gittiğinizde, bir anlamda “Ben bu güven çemberinde yokum” demiş oluyorsunuz. Geride bıraktığınız aile, bu açıdan yeri doldurulamayacak bir parça kaybetmiş oluyor. Siz ise, ailenizin tamamını geride bıraktığınız için, aileniz çapında bir güven denizinden cascavlak karaya çıkmış gibi oluyorsunuz.

Şunu da belirtmek zorundayım: Kişisel gelişim açısından bu “Comfort Zone”un dışına çıkmak çok önemli ve faydalı bir deneyim. Almanya’da geçirdiğim bir senede edindiğim birikim, Türkiye’de belki 5-10 senede ancak edinebileceğim birikime bedeldi. Bunu herkesin yaşamasını tavsiye edebilirim. Ancak kalıcı olarak gittiğinizde, durum daha çok yukarıdaki gibi oluyor.

Türkiye’de aile babında pek bir çevreniz yoksa, ya da herhangi bir gerekçeden ötürü ailenizden özellikle kaçma / uzaklaşma ihtiyacında iseniz, o zaman durum başka tabii – tüm bu yazdıklarım, tam olarak istediğiniz şey de olabilir.

Sonuç

Bir özet yapalım.

Gittiğiniz yerde, özellikle büyük bir şehirden çıkıyorsanız, Türkiye’deki kadar faaliyet bulamayabilirsiniz ve iş seyahatleriniz fazla ise, herhangi bir yerde kök salmanız çok zor olabilir. Size yetecek kadar hareketli bir şehirde seyahati az bir işiniz varsa, durum daha iyi.

Gittiğiniz ülkenin kültürünü hiç tanımıyor olacaksınız, buna hazır olun. Pek çok yerde kendinizi yabancı hissedeceksiniz. Ülkenin ana dilini bilmiyorsanız işiniz daha da zor.

Tek başınıza gittiyseniz, yalnızlık çekmeniz olası ve bu ancak yaşandığında görülebilecek zor bir duygu. Partnerinizle gidiyorsanız, gittiğiniz yerde kendi kültürünüzden tanıdıklarınız varsa, veya sosyal hobilerinizi yapabilecekseniz, yalnızlığı aşmanız kolaylaşır.

Şu anda çok sevdiğiniz aile ve yakın dostlarınızdan uzaklaşmaya hazır olup olmadığınızı da sorgulayın – çünkü bu durum zaman geçtikçe kaçınılmaz gözüküyor.

Yurtdışına gidiş kararınızda; daha kaliteli bir yaşam, çocuklarınızın geleceği, uzaklaşmak istediğiniz bir ortam, vb geçerli bir gerekçe mutlaka vardır. Bu yazıda, kendi naçizane tecrübelerimi paylaşarak, terazinin diğer kefesinde neler olduğu konusunda bir farkındalık uyandırmaya çalıştım.

Neye yelken açtığınızın ne kadar farkındaysanız, kararınızdan mutlu olma ihtimaliniz de o kadar artacaktır. Aksi takdirde, “Buraya gelmek gerçekten iyi bir fikir miydi?” dediğiniz noktada dönüş zor olabilir.