İnsan Değişir Mi?

kendi alanımdaki araştırmalar; değişebilirlik bir kişilik özelliğidir diyor. yani her insan, belli bir değişime açıklık aralığıyla doğuyor ve sonradan yaşadıkları, bu aralıkta nerede konumlanacağını belirliyor.

kimi insan hayatı boyunca aynı koltuk, aynı TV, aynı restoran, aynı ofis, aynı müzik, vs ile çok mutlu olabilirken, değişikliğe tahammül bile edemezken, bir diğer insan bir sene aynı mahallede bile oturamaz.  bu işin psikolojik boyutu.

değişebilirlik, derinleştikçe zorlaşır bu da her kişide aynı – yani zorlaşma aynı. davranışsal şeyler kolay değişir – diş macununu ortadan sıkıyordur, sıkma dersin, sıkmaz, bitti. bir süre bilinçli alttan sıkar, sonra otomatik hale gelir davranış. o en kolay değişecek şey.

zihinsel şeyler biraz daha zor değişir. insanın teolojik, politik görüşleri, iş dünyası, hayat, astroloji, vs konularındaki fikirleri ve onlarla yaşaya yaşaya otomatikleşmiş düşünceleri, biraz daha mantıklı yaklaşma ve sık tekrarla “aa evet mantıklısı buydu!” diş macununa benzer şekilde değişebilir. daha zordur ama yapılabilir.

travmalara veya pozitif duygusal anılara dayanan şeyler çok daha zor değişir… mesela hayatı boyunca annesi babası tarafından başarısız ve işe yaramaz, elini neye atsa beceremeyeceği hissettirilmiş biri, hangi konuya adım atarsa atsın ve hangi yaşta olursa olsun başarısız olacakmış gibi davranır ve başarısız olur muhtemelen.  ya da “öcü alır, kadın kaçırır, hortlak yer, düşersin” filan diye sürekli korkutulan bir çocuk, çok güvenli ortamlarda bile hep bir şey olacakmış gibi hisseder, tikler geliştirebilir, bununla yüzleşmemek için savunma mekanizmaları, alternatif kimlikler gibi şeyler geliştirir. bunları ne sen değiştirebilirsin ne de kendi değiştirebilir, bunun için terapiye gitmesi gerekir. EMDR gibi güzel terapi yöntemleri var ama biraz sabır gerektirebilir.

hele ki ailede büyürken farkında olmadan problem ve travma dumanı soluyarak büyüdüyse… bu tarz travmalar ya big bang oluyor (biri taciz ediyor, birini kaybediyor, vs) ya da zamana yayılarak sinsice işliyor kendini… hangisi daha kötü bilmiyorum duruma bağlı. bazı hasta ilişkiler de bunlardan çıkar. biri öbürünü sever acır, ben bunu değiştiririm tedavi ederim, çok seversem ilgilenirsem serbest bıraktırabilirim der ama maalesef ki partner rolünde asla yapamazsın. ancak, dışarıda asla görmediğin ve görmeyeceğin profesyonel bir terapist yardımcı olabilir.

“biri maskesini düşürüp size gerçek yüzünü gösterdiğinde ona ilk seferinde inanın” diye bir söz vardır. oyun oynarken kazanınca / kaybedince verdiği tepki mesela; kendini başarısız hissedince bununla barışık mı, asabileşiyor mu?  başarılı hissedince o duyguya aç olduğunu mu hissediyor, başarıyı sindirmiş mi?

karşımızdaki kişinin bize duygusal zarar verdiği durumda onunla devam edip etmemek? şimdi ben aslanı “vay gitti zebrayı yedi” diye yargılamam, hayvan doğasını yaşıyor. ama gidip de aç aslanların arasına da oturmam. “aa ama bu çok bencilce, aslanların da okşanmaya ihtiyacı var” diyen çıkabilir. işte bencillikle, kendin zarar görüyorsan zararla arana mesafe koymak arasında bir fark var.

peki, ya başta olduğu gibi kabul ediyormuş gibi gözüktüğü kişiyi değiştirmek isteyenler?

bir insanı ilk tanıdığımızda, ilk dikkatimizi çeken istediğimiz veya benzediğimiz yönleri olur. ya da zıt yönleri, olmak istediğimiz bir şey görürüz. diğer olumsuzluklara karşı da bizi uyuşturan bir takım hormonlar var. ve en başta herkes birbirine ideal davranır. o ideal davranışlar bir yap-bozun çok ufak bir bölümünü oluşturur, ve farkındalığı düşük bir insan, kalan boşlukları kendi doldurur ve onu karşındakine hiç anlatmaz bile.

zaman içinde, kendi çizdiği şeylerin gerçekle uymadığını görünce de “ama ben seni böyle beklememiştim”ler çıkar, ya da “bunu değiştirebileceğimi düşünmüştüm”. yani aslında, farkındalığı yüksek olmayan biri, sana bakınca bir resim çiziyor kafasında – seni sen gibi bilme şansı yok. idealize ettiği birine kapılıyor – seninle ortak noktaları var ama sen değilsin. sonra aradaki farklar dökülünce de iş maalesef buraya gidiyor.

Transforming Thyself

The practices are about transforming thyself. And transformation basically means getting rid of what we don’t need in order to connect with the flow. Once you touch the flow, you become the flow, and your mental state becomes irrelevant – once you detach from the mind, you become whatever flows.
What you once believed to be your “self”, turns out to be an automatically learned set of ideas and illusions. You can still behave like that, but its merely a shell. “Self” becomes something much deeper which doesnt even mean a separated “self” any more, its rather part of a whole, but it is the whole by itself as well.

Yurt Dışından Neden Döndüm

1464-ppt

Almanya’ya yeni gittiğim sırada kaleme aldığım Almanya’da Çalışmak ve Yaşamak adlı yazımda, Almanya’ya nasıl gittiğimi ve orada nasıl bir ortam tecrübe ettiğimi anlatmıştım. Ancak; bir sene kaldıktan sonra Türkiye’ye geri döndüm.

Özellikle çevremdeki pek çok kişinin yurtdışına gitme ihtimallerini araştırdığı şu günlerde, neden geri döndüğümü ifade etmek istedim. “Hazır kapağı atmışken neden kalmadın?” diyenlere de topluca cevap vermiş olayım.

Seyahat

Türkiye’de, iş dünyasının kalbinin büyük şehirlerde attığı bir ortamda yaşıyoruz. Ara sıra şehir dışı seyahatler veya projeler olsa dahi, haftanın 2-3 günü seyahate gidip kalan günler yine şehrimize dönüyoruz. Dolayısıyla; sabit düzeni bir büyük şehirde kurmak mümkün.

Avrupa’da ise durum pek böyle değil. Eğer sabit bir lokasyonda iş bulduysanız, bulunduğunuz şehri de sevdiyseniz, ne ala. Ancak; Avrupa Birliği koca bir ülke gibi – her bir ülke de ayrı bir büyük şehir adeta. Eviniz her nerede olursa olsun, Pazartesi – Cuma arası Avrupa’nın herhangi bir şehrine gidip orada çalışmak, Cumartesi gününü temizlik / çamaşır / ütü ile geçirmek, kalan Pazar günü de hiçbir yer açık olmadığı için yapacak faaliyet aramak gibi bir duruma karşı karşıya kalmak olası.

Almanya’da tanıştığım danışmanlardan biri, evli ve 2 çocuk babası olmasına rağmen 10 yıldır bu tempoda çalıştığını söyledi. Cuma günleri evden çalışabiliyormuş; ancak temelde tüm hafta eşi ve çocuklarından uzakta olup, sadece hafta sonu onlarla birlikte olabiliyor.

Bir diğer örnek vaka, yine orada tanıdığım danışman bir çift. Pazartesi günü evden birlikte çıkıp, tek arabayla havalimanına gidip vedalaşıyor ve farklı şehir / ülkelere uçuyorlar. Perşembe veya Cuma akşamı gittikleri yerden dönüp, havaalanında buluşup, yine tek araba eve dönüyor ve hafta sonunu birlikte geçiriyorlar. Çocuk yapmaya karar verdikten sonra, kadın işi bıraktı ve erkeğin bulduğu uzun süreli bir projenin varsayılan lokasyonuna yakın bir yere taşındılar – durumlar bu şekilde biraz stabilize oldu. Ama uzun süreli proje bulmak da bir şans tabii.

Benim Türkiye’de; yazılım mimarlığının yanı sıra müzisyenlik, yazarlık ve yoga gibi farklı alanlara dokunan bir yaşam tarzım var. Eğer Berlin veya Hamburg gibi bu faaliyetlerimi sürdürebileceğim hareketli bir şehirde seyahatsız bir işim olsaydı, dönme kararını verir miydim bilmiyorum – en azından gerekçelerimden biri bu olmazdı diyelim. Ancak; seyahati minimize etmek için, proje lokasyonlarından biri olan Mülheim an der Ruhr’da oturmayı seçtim. Buna rağmen, tercih etmeyeceğim kadar çok seyahat oldu. Hem seyahat hem de şehrin durağanlığı sebebiyle, mesela müzik yapma şansım neredeyse hiç olmadı. Zar zor bulduğum “Beautiful Disaster” adlı Progressive Rock grubuna basçı olarak dahil oldum, ancak o grup da pazar günleri garajda çalmanın ötesine geçmedi.

Seyahat çokluğu ve faaliyet azlığı, benim sektörüm ve şehrime özel bir durum oluşturmuş olabilir. Ancak kararınızı verirken, bu faktörleri mutlaka göz önünde bulundurun. Şimdi, daha genel-geçer olduğunu düşündüğüm faktörlerle devam etmek istiyorum.

Kültür

Önce “kültür” kelimesiyle ne kastedildiği konusunda mutabık kalalım. Burada, çok okuyarak veya tahsil sonucunda edinilen genel kültür veya zihinsel bilgilerden bahsetmiyorum. Çok kabaca ifade etmek gerekirse; içinde yaşadığınız toplumun tüm bireylerinin bildiği, paylaştığı, benimsediği ortak değerler ve bilgiler, kültürümüzü oluşturur.

Örneğin; “Sahici Tosun Paşa!” dendiği anda, eski Türk filmlerini izleyecek yaştaki herkes bunun hangi filmin neresinde geçtiğini ve ne anlama geldiğini bilir ve muhtemelen güler. Çünkü bu, artık kültürümüzün bir parçası olmuştur. Farkında bile olmadan, bu repliğin ait olduğu yeri biliriz ve içinde yaşadığımız toplumdaki hemen herkesin de bildiğini biliriz. Artık bu paylaşılan, kültürel bir değerdir.

Peki, ya odada sadece 1 yıldır Türkiye’de yaşayan yabancı uyruklu bir arkadaşımız daha olsaydı? Ne kadar iyi Türkçe konuşursa konuşsun, kültürel anlamda bize uzak olduğu için, cümlenin kelime anlamını çözse dahi bizim neye güldüğümüzü anlamayacak ve kendini konu dışı hissedecekti.

Bu basit replik örneğinden yola çıkarsak; kültürümüzün bir parçası haline gelmiş sayısız şarkı, mekan, atasözü, gaf, şaka, hareket, küfür, iltifat, ima, latife, yiyecek, içecek, hatıra, ibret, film, dizi, vb. bulunmaktadır. Bunları o kadar özümseyerek öğrenip paylaşıyoruz ki, başka kültürlerle tanışmamış biri kendi yerel kültürünün ne kadar geniş olduğununu farkında bile olmayabilir.

Herhalde lafı nereye getirdiğim hissedilmiştir. Yurtdışında yaşamaya başladığınızda; ülkenin ana dilini çok iyi bilseniz ve “Ben dünya vatandaşıyım” fikriyle oradaki düzene çok iyi adapte bile olsanız, oranın kültürüne yabancı kalacaksınız – en azından benim deneyimim bu oldu. Trende durup dururken radyoda çalan bir şarkıyı herkes söylemeye başladığında, kızlar ve erkekler farklı danslar ettiğinde, bu şarkının kültürde nereye ait olduğunu ve ne ifade ettiğini bilemediğinizden tamamen yabancı kalabilirsiniz.

İrili ufaklı pek çok durum; iş ortaklarınız, müşterileriniz,  arkadaşlarınız, hatta ayak üstü sohbet ettiğiniz kişilerle de ortaya çıkacak muhtemelen. Turist olarak gitmiş olsanız “Kültür farkı!” diye sevimli bulup cep telefonunuza veya hatıra defterinize kaydetmek isteyebileceğiniz anektodlar, o ülkede yaşamaya çalıştığınızda birikerek boğucu olmaya başlayabiliyor.

Kendi ülkenizdeki hayatınızın sevdiğiniz / sevmediğiniz yönleri olabilir. Ancak; birlikte yaşadığınız insanlarla ortak bir kültüre sahip olup o kültür içinde yaşamanın ne kadar önemli bir şey olduğunu, ondan mahrum kaldığınızda anlıyorsunuz. Çok doğal geldiği için farkında bile olmadan beslendiğiniz bir kaynak; eksik kaldığında hissettiriyor kendini.

Gittiğiniz ülkenin ana dilini bilmiyorsanız durum daha da vahim. Katıldığınız partide sizinle İngilizce 3-5 muhabbet eden mutlaka olur, ama bir noktadan sonra hiç kimse size “Babysitting” yapmak zorunda değil, yine kendi aralarında kendi dilleriyle konuşacaklar. Ya da markete gittiğinizde, satılan ürünlerin paketinde ne yazıyor anlayamamak da can sıkıcı olabilir – domuz mu alıyorsunuz, peynir mi, diyet yulaf mı belli değil.

Ben Almanca bildiğim için, ağır aksanlı Almanlar haricinde, kendi adıma dil konusunda rahattım. Ancak kültür – pek öyle değil. Türkiye’de 15 sene boyunca Almanca okullarda eğitim gördüğüm ve sayısız Alman hocam olduğu için, o ülkedeki insanların aşağı yukarı nasıl yaklaşımları ve beklentileri olduğunu biliyordum; bu konuda beklenmedik bir şeyle karşılaşmadım. Ama Türkiye’deki Almanlar ile geçen 15 seneye rağmen, içinde yaşamadan bir ülkenin kültürü hakkında pek de detaylı bir şey öğrenilemeyeceğini görmüş oldum. Bir ülkenin kültürüne hakim olmak, ders alarak veya 1-2 senede olacak şey değil.

Kaldı ki, kültürü tanımak o kültürden hoşlanmak anlamına da gelmiyor. İçinde soluyarak büyüdüğümüz ve alıştığımız kültüre çok zıt bir yere gittiysek; zihinsel seviyede geçici toleranslar koyup kısa vadede idare edebiliriz, lakin uzun vadede duygusal sıkıntı büyüyebilir.

Kültürel eksikliği aşmak, gittiğiniz ülkede kendi kültürünüzden insanlarla bir arada olmakla mümkün olabilir mi? Bu da bizi bir sonraki noktaya götürüyor.

Yalnızlık

İnsan, doğası gereği yalnız olmak üzere değil, sosyal bir varlık olarak tasarlanmıştır. Uzun süre yalnız olmak / hissetmek, hem zor hem de sağlıksızdır – bu konuda pek çok araştırma da var.

Uzun süre kalma niyetiyle gittiğiniz ülkede eğer yalnızlık çekmeye başlarsanız, orada çok da uzun süre kalamayabilirsiniz.

Türkiye’de yaşarken; akrabalarımız, aile dostlarımız, okul arkadaşlarımız, iş arkadaşlarımız, arkadaşlarımızın arkadaşları, vb şekilde halka halka uzanan bir sosyal çevremiz var. Herkes, bir yerlerde birileriyle tanışıyor; kimiyle kısa, kimiyle orta, kimiyle uzun vadeli sosyal ilişkiler kuruyor. Ancak, ilk kez gittiğiniz bir ülkede arkadaş edinmek çok da kolay bir iş değil. Sokaktan birinin kolundan tutup “Haydi gel seninle arkadaş olalım” diyemiyorsunuz.

Ben, Almanya’daki arkadaşlarımı genelde hobilerim üzerinden edindim. Bas gitarımla bir müzik grubuna girdim, oradan arkadaşlarım oldu. Şirketin halı saha maçlarına gideren orada da tanıdık bir çevre edindim. O yıllarda yoga yapıyor olsaydım, muhtemelen bir yoga merkezinde de güzel insanlar tanırdım diye düşünüyorum.

Ancak; arkadaş edinmek, yalnızlık hissetmemek anlamına gelmiyor ne yazık ki.

Irkınızdan veya pasaportunuzdan dolayı ayrımcılık ile karşı karşıya kalırsanız, bu işleri daha da zorlaştırır tabii. Ancak, herhangi bir ayrımcılık olmadan da ortaya çıkan zorluklar var. Gittiğiniz ülkedeki yabancı arkadaşlarınız size çok iyi davranabilir, toplu buluşmalara sizi de çağırabilir, sizi insan olarak sevebilir, kendi iyi niyetleri çerçevesinde bir arkadaşlık sürdürebilirler.

Ancak; arkadaşlık çerçevesindeki beklentiler de kültür çerçevesinde belirlenir. Sizin kendi kültürünüz doğrultusunda belli bir arkadaşlık davranışınız ve beklentiniz var. Yani, kendi ülkenizde birini sevip “arkadaşım” diye bellediğinizde, ona belli bir şekilde davranırsınız ve kendi ülkenizde size “arkadaşım” diyen biri de belli bir şekilde davranır. Aynı kültüre sahip olduğunuz için de, hissedilen şeyle ortaya konan davranış muhtemelen örtüşecektir.

Farklı bir ülkeye gittiğinizde ise; o ülkenin kültürüne sahip biri size karşı aynı arkadaşlık duygusunu hissetse bile; size kendi kültüründeki gibi davranacak ve sizin de aynı çerçevede davranmanızı uygun bulacaktır.

Elbette ki robot değiliz; karşılıklı anlayış ve esnemeler mutlaka olabilir. Ancak o ülkede bulacağınız arkadaşlık, arkasında tamamen aynı duygu olsa bile; size sığ, uzak, soğuk, umarsız, vs gelebilir. Veya tam tersi; fazla içli dışlı, meraklı, patavasız, ısrarcı, vs gelebilir.

Dolayısıyla; o ülkede arkadaş edinmeniz, yalnızlık hissetmeyeceğiniz anlamına gelmiyor.

Paylaşmak istediğim bir anım, noel ile ilgili.  Noel tatilinde Türkiye’ye dönmeyi planlarken, fazla kar yağdığı için dönememe ihtimali çıktı. Yaklaşık bir yıldır birlikte çalıştığım ve benimle aynı şehirde oturan bir arkadaşım, “Üzülme, dönemezsen noel akşamı bize gelebilirsin” demişti. Şimdi bu kağıt üzerinde güzel bir teklif. Ben noel kutlamıyor olmama rağmen, kendi kültürü çerçevesinde noel gecesi yalnız olmayayım diye iyi niyetle beni davet etmek istedi. Ancak; işin ilginç noktası şu: Bu arkadaşım beni bir sene boyunca bir kez bile evine çağırmadı, hatta iş dışında da toplu etkinlikler haricinde görüşmedik. Noelde evine davet etmesi aslında biraz da acıma duygusundan kaynaklanmış olabilir miydi acaba? Yoksa Alman kültüründe insanlar bizdeki kadar sık zaten görüşmediği için, o kendi kültürü çerçevesinde benimle çok iyi bir arkadaşlık yapıyor da ben kendi kültürüme uymadığı için öyle hissetmiyor olabilir miydim?

Eğer gittiğiniz ülkede; kendi kültürünüzden olup önceden tanıdığınız ve sevdiğiniz insanlar sizi bekliyorsa, durum daha iyi olabilir – deneyimlemediğim için bilmiyorum ama duyduğum bu. Kültürel ve sosyal iletişiminizi; ilk etapta onlarla, ikinci etapta ise onların edindiği kendi çevresiyle kaynaşarak ilerletebilirsiniz. Bu kişiler kendi kültürünüzden olacağı için, aynı zamanda azınlık kenetlenmesi çerçevesinde insanlar birbirine karşı daha toleranslı olduğu için, sıcak ve güzel bir çevre edinebilirsiniz.

Tabii bunun ön koşulu, orada bulacağınız insanların Türkiye’de de arkadaşlık edeceğiniz insanlar olması. Yani; o insanla Türkiye’de iken tanışsaydınız yine arkadaşlık eder miydiniz? Bunun cevabı evet ise, sorun yok. “Hayır, Türkiye’de iken tanışsak pek de yakın olmazdık” diyorsanız, sorun var. Benim Almanya’da, biraz da yaşadığım konumdaki dağılımdan ötürü, Türk arkadaşım pek olmadı.

Bu konuda kendi çevremi de kapsayan şöyle bir istatistiğim var: Son 10-15 sene içerisinde; ben dahil olmak üzere, yurtdışına tek başına giden arkadaşlarımın neredeyse tamamı geri döndü. Çift olarak giden arkadaşlarımın ise neredeyse hiç biri dönmedi. Her iki durumun da istisnaları var, ama genel eğilim bu yönde. Herhalde çift gitmenin de bu anlamda bir artısı oluyordur – belki de aile hissini yanında götürdüğün için. Bu da bizi bir sonraki noktaya götürüyor.

Aile

Burada aile derken, sadece kan bağımız olan çekirdek aileyi kastetmiyorum. Aile gibi hissettiğimiz ve gördüğümüz herkesi; dostlarınızı, hısımlarınızı, yakın akrabalarınızı, vs kastediyorum.

Yurtdışına gideceğiniz zaman, aile dediğiniz insanlardan uzaklaşacağınızı, belki de bir kısmını kaybedeceğinizi düşünmeniz ve göze almanız gerekiyor. Bu bir gerçek. Daha ilk adımı attığınızda dahi, zihinsel seviyede ne kadar anlayış gösterilirse gösterilsin, geride bıraktıklarınız arasında kendini bir anlamda vazgeçilmiş / vazgeçilebilir hissedenler olabilir; bunun da duygusal bir bedeli var – uzun vadede ortaya çıkabilecek bir bedel.

Böyle bir gönül koyma durumuyla karşılaşmadığınız durumda bile, ailenizle bir anlamda uzaktan bir ilişki yaşamaya başlıyorsunuz. Ara sıra Skype’ta görüşerek veya mesajlaşarak, birbirinize hayatlarınızda olup bitenleri anlatıyor olabilirsiniz. Ancak; hayatı paylaşmak diye bir şey kalmıyor ne yazık ki. Sizin kutlamanızda onlar yanınızda olamıyor, ufaklığın doğum gününde yanında değilsiniz, gece arabası bozulan kişinin yardımına gidemiyorsunuz.

Hepsinden önemlisi, arkadaşlığın ve ailenin en önemli unsurlarından biri olan ritüellerde artık siz yoksunuz. İnsanları yakınlaştıran ve kaynaştıran akşam yemeklerinde, kahve aralarında, yemek – sinema organizasyonlarında, maçlarda, deniz kenarı yürüyüşlerde, hafta sonu doğa gezilerinde, turnuvalarda siz hiç yoksunuz artık.

Ve zaman geçtikçe, geride bıraktıklarınızın hayatında olup bitenlerden 1-2 gün gecikmeli olarak haberdar olurken, artık büyük haberlerin bile 1-2 hafta sonra kulağınıza geldiğini deneyimlemeye başlayabilirsiniz – üstelik sosyal medyaya rağmen. Bu gönül koymadan da kaynaklanabilir ama, hiç kırgınlık olmasa bile “O artık uzak” duygusuyla insanların sizin yokluğunuza alışması ve geride bıraktığınız dünyanın siz olmadan da dönmeye devam etmesi ile daha çok ilgisi var.

Bunun daha az sevmekle de bir ilgisi yok. Benim teyzem bir İsviçreli ile evli ve kendimi bildim bileli orada yaşıyorlar. Teyzemi de, eşini de, çocuk + torunlarını da çok seviyorum. Ancak; ara sıra ziyaret etsek / edilsek de, hayatlarımız ortak akmıyor bu da bir gerçek. Birbirimizin hayatından haberdarız, ama hayatı birlikte yaşayamıyoruz mesafeden ötürü. Yurtdışında kaldıkça, ister istemez bu noktaya doğru gidiyor insan.

Türkiye’ye ziyarete gelebildiğiniz kısıtlı zaman ise, buradaki sosyal çevrenizin çok azına yetecek. Gelip göremediğiniz insanların kırgınlıkları ile yüz yüze gelebilirsiniz – aslında o insanları sevmenize rağmen önceliklerden ve kısıtlardan ötürü zaman ayıramamış olsanız bile. Geride bıraktığınız çevreyi zayıflatan bir faktör daha.

Mesafe arttıkça da kopukluk da artıyor. Mesela; Avustralya’da yaşamaya başlayan birinin artık Türkiye defterini içindeki tüm insanlarla birlikte neredeyse tamamen kapatması lazım gibi gözüküyor – oraya gidenler de bu durumda zaten gördüğüm kadarıyla.

Ve zaman, telafisi olmayan bir kaynak. İnsan para kaybetse onu tekrar kazanma ihtimali var, sevdiği bir eşyasını kaybetse yerine bir başka eşya koyma ihtimali var, ama zaman geçti mi geçti – onun telafisi yok. Yurtdışında geçen süre zarfında; geride bıraktıklarınızla paylaşamadığınız şeyleri sonradan paylaşma ihtimaliniz yok.

Yeğenleriniz büyüyebilir ama siz bunu göremezsiniz. Kuzenleriniz evlenebilir, düğüne gelseniz bile o heyecanlı süreçte yanlarında olamazsınız. Şampiyonluk kazanılır, WhatsApp’ta sağa sola ikonlar gönderseniz de taraftar arkadaşlarınızla o coşkulu atmosferi yaşayamazsınız. En sevdiğiniz ve yıllarca beklediğiniz grup konser için gelebilir, üniversite arkadaşlarınızın yanında olamazsınız – olsanız bile, onların bahsettiği şeylerin ancak yarısını anlarsınız artık. Çok yakınınız hamile kalır, belki doğuma gelirsiniz ama o heyecanlı süreç boyunca hamile yogası yapmaya birlikte gidemezsiniz.

Bir diğer boyut ise, ailenizin size ihtiyaç duyması. İdeal durumda; ailenin kendi içinde birbirine güveni ve desteği vardır. Sadece maddi anlamda veya insan gücü anlamında değil – “Bir alo desem orada, hemen yetişir” hissi bile, aile dışı 10 kişiden daha güçlü bir güven duygusu verebilir. Yurtdışına temelli gittiğinizde, bir anlamda “Ben bu güven çemberinde yokum” demiş oluyorsunuz. Geride bıraktığınız aile, bu açıdan yeri doldurulamayacak bir parça kaybetmiş oluyor. Siz ise, ailenizin tamamını geride bıraktığınız için, aileniz çapında bir güven denizinden cascavlak karaya çıkmış gibi oluyorsunuz.

Şunu da belirtmek zorundayım: Kişisel gelişim açısından bu “Comfort Zone”un dışına çıkmak çok önemli ve faydalı bir deneyim. Almanya’da geçirdiğim bir senede edindiğim birikim, Türkiye’de belki 5-10 senede ancak edinebileceğim birikime bedeldi. Bunu herkesin yaşamasını tavsiye edebilirim. Ancak kalıcı olarak gittiğinizde, durum daha çok yukarıdaki gibi oluyor.

Türkiye’de aile babında pek bir çevreniz yoksa, ya da herhangi bir gerekçeden ötürü ailenizden özellikle kaçma / uzaklaşma ihtiyacında iseniz, o zaman durum başka tabii – tüm bu yazdıklarım, tam olarak istediğiniz şey de olabilir.

Sonuç

Bir özet yapalım.

Gittiğiniz yerde, özellikle büyük bir şehirden çıkıyorsanız, Türkiye’deki kadar faaliyet bulamayabilirsiniz ve iş seyahatleriniz fazla ise, herhangi bir yerde kök salmanız çok zor olabilir. Size yetecek kadar hareketli bir şehirde seyahati az bir işiniz varsa, durum daha iyi.

Gittiğiniz ülkenin kültürünü hiç tanımıyor olacaksınız, buna hazır olun. Pek çok yerde kendinizi yabancı hissedeceksiniz. Ülkenin ana dilini bilmiyorsanız işiniz daha da zor.

Tek başınıza gittiyseniz, yalnızlık çekmeniz olası ve bu ancak yaşandığında görülebilecek zor bir duygu. Partnerinizle gidiyorsanız, gittiğiniz yerde kendi kültürünüzden tanıdıklarınız varsa, veya sosyal hobilerinizi yapabilecekseniz, yalnızlığı aşmanız kolaylaşır.

Şu anda çok sevdiğiniz aile ve yakın dostlarınızdan uzaklaşmaya hazır olup olmadığınızı da sorgulayın – çünkü bu durum zaman geçtikçe kaçınılmaz gözüküyor.

Yurtdışına gidiş kararınızda; daha kaliteli bir yaşam, çocuklarınızın geleceği, uzaklaşmak istediğiniz bir ortam, vb geçerli bir gerekçe mutlaka vardır. Bu yazıda, kendi naçizane tecrübelerimi paylaşarak, terazinin diğer kefesinde neler olduğu konusunda bir farkındalık uyandırmaya çalıştım.

Neye yelken açtığınızın ne kadar farkındaysanız, kararınızdan mutlu olma ihtimaliniz de o kadar artacaktır. Aksi takdirde, “Buraya gelmek gerçekten iyi bir fikir miydi?” dediğiniz noktada dönüş zor olabilir.

ABAP Mimarisi Hakkında Yeni Bir Kitap: “Design Patterns in ABAP Objects”

1464-ppt

Bağlantılar:

Bir bina inşa etme ihtiyacı ortaya çıktıktan sonra, işe mimari tasarım ile başlanır. Ne yaptığını bilen tecrübeli bir mimar binanın tasarımını tamamlamadan inşaat başlamadığı gibi, mimarlık görevini de sadece konunun uzmanı üstlenir. İşin sahibi de, işçi de, mimarlık işini yapmaz.

Özüne baktığımızda; aynı durum yazılım dünyası için de geçerlidir. Yeni bir yazılımın geliştirilmesi de mimari tasarım ile başlar. Yazılım mimarisi, ayrı bir uzmanlık konusudur; analist, danışman veya geliştirici olmanın ötesinde ayrı bir tecrübe ve eğitim gerektirir.

Ancak mimari tasarım, pek çok durumda kullanıcı – analist – danışman – geliştirici arasında bir yerlerde erimektedir. Başlı başına bir uzmanlık konusu olan yazılım mimarlığı, aslında projelerde ayrı bir rol olarak düşünülmelidir.

Tecrübeli bir mimarın elinden çıkan bir yapı; güçlü, esnek, geliştirilebilir ve tekrarsız parçalardan oluşacaktır. Bu yapıdaki parçalar; birbirinden bağımsız test edilebileceği gibi, ihtiyaç değiştiğinde başka parçalarla yer değiştirebilir veya ileride başka ihtiyaçlarda tekrar da kullanılabilir. Bu da şirketler açısından, daha düşük risk ve maliyet ile daha kaliteli yazılıma sahip olmak anlamına gelmektedir.

Bu tarz bir mimari yaklaşım için, Amerika’yı tekrar keşfetmeye gerek yok. Yazılım dünyasında “Design Pattern” adıyla bilinen hazır şablonlar, sık karşılaşılan ihtiyaç ve problemlere karşılık ortaya çıkmıştır. Zamanın testinden geçen Design Pattern’lar, dilden ve platformdan bağımsız olarak tüm dünyada kullanılmaktadır.

Örneğin; bir programdaki olaylardan bir başka programın da haberi olması gerekiyorsa, “Observer Design Pattern” bu konuda hazır bir mimari şablon önerir. Alternatif veri kaynakları söz konusuysa, “Data Access Object” şablonu sayesinde iş katmanı ile veri katmanı izole edilebilir. Hafızayı zorlayacak programlar için, “Flyweight” şablonu sayesinde nesnelerin paylaşılması ve hafıza ihtiyacının azalması sağlanabilir. Farklı geliştiriciler tarafından ek özellik eklenebilecek merkezi sınıflar, “Visitor Design Pattern” sayesinde değişikliğe kapalı ama geliştirmeye açık hale getirilebilir. Değişik senaryolarda farklı algoritmayla çalışması gereken bir program için, “Strategy Design Pattern” kullanılabilir. Onay stratejisi belirlemek gibi değişken koşullara bağlı karar sistemleri, “Chain of Responsibility” ile kolay ve esnek bir şekilde uygulamaya alınabilir.

Design Pattern kadar, kaçınılması gereken Anti-Pattern’ların farkında olmak da mimari tecrübenin bir parçasıdır. Örneğin; sorumlulukların tamamını tek bir sınıfa yüklemek “Blob” adı verilen zararlı bir Anti-Pattern’dir. Programlar arasında kodları paylaşmak yerine kopyalamak, “Copy-Paste Programming” olarak adlandırılır. Alt katmanların üst katmanlara bağımlı hale getirilmesi, “Jumble” olarak etiketlenir. Hiç kırılmadan yazılmış yüzlerce satır kod, “Spaghetti Code” adı verilen bir Anti-Pattern’dır.

Örnekler çoğaltılabilir. İşin özü; sık rastlanan yazılım ihtiyaçları için, analist / geliştiricinin tecrübesi kapsamında bir anlamda “şansa bırakılmış” bir tasarıma gitmek yerine, zamanın testinden geçmiş Design Pattern’lar örnek alınarak ve Anti-Pattern’lardan kaçınılarak daha kaliteli bir mimari ile işe başlanabilir.

Bu konuda kaynak aradığınızda, platform bağımsız veya SAP dışı platformlara yönelik pek çok kitap bulabilirsiniz. Ancak; doğrudan doğruya SAP / ABAP platformu üzerinde Design Pattern uygulamalarını anlatan kapsamlı bir kitap, bu konuda eksikliği hissedilen bir kaynak idi.

SAP Press’ten yayınlanan “Design Patterns in ABAP Objects” adlı kitabımı, tam da bu ihtiyaca yönelik olarak kaleme aldım (www.sap-press.com/4277). Yaklaşık 400 sayfalık bu kitap, yazılım mimarisinin temel modelleri olarak kabul edilen Design Pattern’ların SAP / ABAP platformunda nasıl uygulanabileceği incelenmektedir.

Her bir bölüm, 15 yıllık danışmanık tecrübemde bulunduğum projelerden alınmış örneklerden oluşan vaka analizleri de içermektedir.

Tam 27 Design Pattern’ın tasarım şemaları ve kod örnekleriyle birlikte incelendiği kitap, aynı zamanda yazılım mimarisinin temel prensiplerini ve sık yapılan mimari hataları da ortaya koyuyor.

Bir senelik titiz bir çalışmayla ortaya çıkan ve piyasada yayınlanmış beşinci eserim olan bu kitabı; programcılıktan mimarlığa adım atmak isteyen ABAP danışmanları kadar, daha esnek ve sağlam fonksiyonel tasarımlar yapmak isteyen modül danışmanlarına da tavsiye ediyorum.

My Books

 


Design Patterns in ABAP Objects

1464_high_res_2d

Boston, SAP Press, 2016, ISBN 978-1-4932-1465-5

Use design patterns to step up your object-oriented ABAP game, starting with MVC! Want to create objects only when needed? Call objects only when required, minimizing runtime and memory costs? Reduce errors and effort by only coding an object once? Future-proof your code with a flexible design? Design patterns are the answer! With this guide, you’ll get practical examples for every design pattern that will have you writing readable, flexible, and reusable code in no time!

– Use design patterns to write better code, faster

– Implement common architectural, structural, and behavioral design patterns

– See design patterns in action with real-world SAP applications

Link: SAP Press, Amazon

 


Ne Kadar Hayvansın

0000000444842-1

İstanbul, Pusula Yayıncılık, 2013, ISBN 605-510-602-7

Doğanın gizli programı insan ve hayvan davranışlarını nasıl şekillendiriyor?

Modern insana has üstünlük duygusunu bir an için bir kenara bırakıp doğaya; doğadaki diğer canlılara bakın. Sonra bir de kendinize bakın. İlk seferde, sosyal ortamımızın içimize kazıdığı şartlanmalarla karşılaşacaksınız muhtemelen, arada büyük farklar bulacaksınız. Bir süre sonra bir daha bakın. Bir daha… Bir daha… Önyargılarınızı bir kenara bırakıp daha dikkatli bakmaya başladıkça, aradaki farkların inandırılmış olduğunuzdan çok daha az olduğunu fark etmeye başlayacaksınız…

Erkekler neden futbola bayılır? Neden alışveriş yapmak kadınların kendini iyi hissetmesini sağlar? Seksten sonra neden erkekler uyumak isterken kadınlar canlanmış olur? Korku filminden sonra yorgana sarılınca neden kendimizi güvende hissederiz?

Doğadaki bütün canlılar, ortak bir programla dünyaya gelir. Bu program, insanda da vardır, köpekte de; ayıda da vardır, kaplanda da. Bu programı anlayabilen biri, kendine ve başka insanlara ait davranışların çok büyük bir kısmını da anlayabilir, açıklayabilir, hatta öngörebilir.

Dr. Kerem Köseoğlu, söz konusu programı deşifre edip herkesin anlayabileceği bir şekilde açıklıyor. Kitabı okudukça ve kendi içinizdeki programı da gözlemlemeye başladıkça; aslında her şeyin ne kadar basit olduğunu göreceksiniz. Hatta bu kadar uzun zamandır bu kadar açık bir şekilde ortada olan bir şeyi, nasıl olup da keşfedememiş olduğunuza şaşıracaksınız belki de…

Kolay okunan, pek çok konudaki görüşlerinizi değiştirecek ve size yeni bir bakış açısı kazandıracak, keyifli bir kitap… En önemlisi, diğer canlılara ve kendinize daha anlayışlı ve daha hoşgörülü davranmanızı sağlayacak!

Link: Pusula, Amazon, D&R, HepsiBuradaIdefix, KitapYurdu

 


Veritabanı Mantığı (10.)

0000000185275-1

İstanbul, Pusula Yayıncılık, 2005, ISBN 975-647-756-3

Bu kitapta yazar, SQL’in ne olduğu ve nasıl kullanıldığı gibi konulardan önce, veritabanı kavramına değiniyor. Bu çerçevede; veritabanının ne olduğu, nerelerde hangi amaçlarla kullanıldığı, nasıl hazırlanıp programlandığı gibi konulara açıklık getiriyor. Özellikle; yeni oluşturulan bir veritabanı içerisinde tablo tasarımının nasıl yapılması gerektiği konusu üzerinde ayrıntılı bir biçimde duruluyor. Yaygın olarak kullanılan tüm veritabanı programlarının ortak dili olan SQL’i öğretmek amacıyla hazırlanan bu kitapta, her konu birden çok örnekle anlatılıyor ve birkaç kez MS-Access programını çalıştırmış bir kullanıcının bile rahatça takip edebileceği bir dil kullanıyor.

Link: Pusula, Amazon, D&R, HepsiBuradaIdefix, KitapYurduDownloads

 


Bilgisayar Destekli Müzik

0000000180374-1

İstanbul, Pusula Yayıncılık, 2005, ISBN 975-6477-53-9

Bilgisayar desteği arkanızda olduğu sürece, evinizde ekonomik yollardan müzik yapabilirsiniz! Fazla masraf yapmadan kendi ev stüdyonuzu kurabilir ve odanızda yaptığınız çalışmalarla profesyonel kayıt stüdyolarını aratmayacak sonuçlara imza atabilirsiniz.

Kitapta bahsedilen programları kullanarak ruhunuzdan dökülen notaları dijital ortama aktarabilir, üzerlerinde sayısız düzenleme yapabilirsiniz. Tüm bunları; ortalama bir bilgisayar, doğru seçilmiş bir ses kartı ve program ile kolayca gerçekleştirebilirsiniz!

• MIDI nedir?
• Audio Nedir?
• Popüler Müzik Programları: Sequencer, Loop, Audio Düzenleme, Notasyon, SoundFont Programları
• Adım adım örnek uygulamalar
• Cakewalk Sonar ve Sound Forge Programlarının detaylı anlatımı
• Loop bazlı projeler ve Fruity Loops
• Notasyon ve Sibelius

Kendi müziklerinizi nasıl hazırlayacağınızı adım adım tarif eden kitapla birlikte, yazarın Audio çalışmalarını ve kitapta kullanılan programların deneme sürümlerini içeren CD de hediye!…

 


Programcılık Mantığı (9.)

0000000160095-1

İstanbul, Pusula Yayıncılık, 2004, ISBN 975-647-738-5

Programcılık nedir? Programcı olabilmek için neler gerekir? Kimler programcı olabilir? Programcılar ne yapar? Programcı kimdir?

• Programlama dilleri ve karşılaştırmaları
• Programcılık Terimleri
• Temel Algoritma Öğeleri
• Mantıksal Operatörler
• Akış Şemaları
• Nesne Temelli Programlama
• Görsel Programcılık

Bu sorulardan yola çıkarak, programcılığı masaya yatıran Programcılık Mantığı, programcı olmak isteyen ama nereden başlayacağını bilemeyenler için yazılmış benzersiz bir kaynak. Temel programlama öğelerinden, görsel programcılığa, programcılık terimlerinden nesne temelli programlamaya kadar, programcılık hakkında bilmek isteyeceğiniz her şey bu kitapta yalın bir dille ve günlük hayattan örneklerle anlatılıyor. Programcılığa nereden başlayacağını bilemeyenler, bu kitap tam sizin için. Değişkenler, fonksiyonlar, sınıf ve nesneler, akış şemaları, görsel programcılık, nesne temelli programlama gibi temel programlama konularını detaylı olarak inceleyen kitap, işlediği her konu için Java, C#, VB.NET ve Delphi’de yazılmış örnek uygulamalar da içeriyor. Böylece en çok kullanılan bu dört programlama dilini de bir arada görme ve kıyaslama imkânı da sunuyor.

Algoritma yapılarını, günlük hayattan örneklerden yola çıkarak anlatan, her uygulamanın dört ayrı dilde yazımını veren bu kitap, bu özellikleriyle Türkiye’de bir ilk.

Link: Pusula, Amazon, D&R, HepsiBurada, Idefix, KitapYurdu, Downloads


Bir Romeo Bir Juliet

screen-shot-2016-10-24-at-18-19-22

İstanbul, Self, 1999

 

Romeo geceye bakıp Juliet’i her düşündüğünde
Bir yıldız kayar Juliet’in gözlerine ve biraz daha parlar gece…
Juliet geceye bakıp Romeo’yu her düşündüğünde
Bir yıldız daha kayar Romeo’nun içine ve derinliklerde kaybolur gider… Aslında bilirler ki Romeo ile Juliet,
Güneş onların birbirlerini bulduğu gün bir daha doğmayacak…
İlkin son ve sonun ilk olacağı ilk ve son karşılaşma olacak bu…
Romeo ilk ve son kez Romeo,
Juliet ise ilk ve son kez Juliet olacak…

 

iOS Notes Sync Problem Solved

Back in the days, I had a problem regarding Notes not syncing with iCloud, and I solved it myself following the steps here: Apple Notes Sync Problem + Solution . However, the same issue re-occurred on iOs 10, and the steps here didn’t really help.

After I tweeted about my sync problem with iOS Notes, @AppleSupport DM’d me and solved my problem over Twitter! I’m not sure which step solved the problem; but nevertheless, here is the message log for people having trouble with Notes sync.

Apple Support@keremkoseoglu We’re here to help. DM us some more information on the issue and we’ll take a look with you.

Dr. Kerem Koseoglu: hello there, my mac notes syncs with icloud perfectly, iclous notes syncs with mac perfectly as well. however, my iphone notes app doesnt sync with icloud  since 10.0.1.  i tried everything; turning icloud notes off & on, deleting & re-installing notes on my iphone, etc – doesnt help

Apple Support:  We want to team up and be sure you have access to all your notes. If you go to  your Notes app on the iPhone and choose “Folders” what do you see there? A screenshot may help. You get to folders by clicking the options in the top left of the Notes app. We’ll go from there.

Dr. Kerem Koseoglu: Thats all i see. i have like 10-15 folders in icloud

Apple Support: Based on the screenshot, it appears that your notes are loading still with the spinning icon next to the word iCloud.  How long has it been since you’ve noticed the notes were missing? Also, have you tried different Wi-Fi networks?

Dr. Kerem Koseoglu: 2-3 days. Yes, different wifis, 4g, doesnt work. Other icloud services work fine (such as calendar)

Apple Support: Great, thanks for the clarification!  We’re happy to see that you’re taking the initiative and trying a few troubleshooting steps on your own. In the screenshot you sent, we see a note that was made.  Does that note show up on http://iCloud.com  or on your Mac?  If you create a new note, does that sync to iCloud?

Dr. Kerem Koseoglu: no, i created that test note on my iphone. doesnt show up anywhere else. my mac <-> icloud syncs perfectly. iphone, not so.

Apple Support: We understand, thanks for checking into that for us!  Typically, turning Notes on and then off again in iCloud will resolve the issue.  But it seems in this case, we’re going to have to do things a bit differently. We’d like to isolate the behavior a bit before before troubleshooting.  Let’s try force closing the Notes app, then turning off iCloud Notes. Once done, if you open the Notes app, does it still show iCloud is trying to sync, even with it turned off?

Dr. Kerem Koseoglu: i have followed your instructions (tried that before already). didnt help. feels like a bug.

Apple Support: Thanks for checking into that for us, we understand you’ve tried that step before.  At this time we’re attempting to isolate the issue to a connection to the server or software behavior on your iPhone.  Can you tell us if the ‘Notes’ app still showed iCloud was attempting to sync when iCloud ‘Notes’ was turned off?

Dr. Kerem Koseoglu: Yes it did, shows all notes on my mac nicely

Apple Support: We understand you’re able to view the notes on your Mac.  What we’d like to try is isolating the behavior on your iPhone.  When you turn ‘Notes’ off in iCloud on your iPhone, then force close the ‘Notes’ app and open it, does it still show it is attempting to sync to iCloud?  Can you send us a screenshot of what it does after you do that step?

Dr. Kerem Koseoglu: i followed your exact steps. since icloud is disabled, it shows local notes only now, no sync attempt.

Apple Support: Great, thank you!  Before we continue on our next step, do you know the password for your iCloud Apple ID?  Now, let’s sign out of iCloud on your iPhone, by going to Settings > iCloud > Sign Out (at the bottom).  It will give you an alert letting you know that ‘Notes’ will be deleted on this iPhone, that’s alright since we don’t have any.  The rest should give you an option of ‘Keep on my iPhone’.  Once we’ve logged out, let’s restart the iPhone, then we’ll log back in and click ‘Merge’.  What does ‘Notes’ show now?

Dr. Kerem Koseoglu: Followed exact orders. infinite sync is back 😐 i vaguely remember a similar problem from the older notes app, can it be due to the high number of folders i have? its like 10-15 folders though, not that much.

Apple Support: We want to take a look at this. What country are you currently in? What is your Apple ID? What is your devices serial number?

Dr. Kerem Koseoglu: country: turkey. apple id: (hidden). serial: (hidden)

Apple Support: Just to confirm, after signing out and back into iCloud and restarted the iPhone, are you still having the issue?

Dr. Kerem Koseoglu: Yes

Apple Support: No worries. At this time, we’d like to have you set up with a callback from a Senior Advisor. With the information you have provided, we’ve created a case for you. That case number is (hidden). Can you give us a few dates, and times you will be available for the call back, as well as your preferred contact phone number?

Dr. Kerem Koseoglu: Strangely enough, the notes just synced! Folders and all! Thanks for the guidance!

Apple Support:  That is spectacular! We’re happy to hear that the issue has been resolved. Feel free to reach out should you need our assistance again.

How To Use Wi-Fi and Ethernet Simultaneously on Your Mac

There are cases where you need to use your Wi-Fi as the primary connection, but connect to certain IP addresses over the ethernet cable. Vice-versa is also a possibility, but I will continue with the example.

This is quite possible and easy. Here are the steps involved.

First of all, connect to the Wi-Fi network and connect the cable to your ethernet.

Go to your System Preferences -> Network, and ensure that Wi-Fi is on top. This will tell the system that Wi-Fi is the default connection for any network traffic.

screen-shot-2016-10-02-at-20-00-25

In this screenshot, the thunderbolt ethernet appears offline, but don’t mind it – in your network settings, it should be online (green).

Now, you need to find out IP address of the ethernet router. In the same network list, select “Thunderbolt ethernet” and click “Advanced…”. Select the TCP/IP tab. Here, you will find the router IP. Note it.

screen-shot-2016-10-02-at-20-28-23

Now, terminal time! Open your terminal. If you don’t how; press Cmd + Space on your keyboard and type “Termial”. A small window will show up.

Assuming that you want to connect to 10.1.3.40 over ethernet, here is the command you need to type:

sudo route add -net 10.1.3.40 192.168.2.1

The first IP address is the remote address, the second one is your router.

Next time you reboot, this setting will disappear. If you want to make it static, you need to enter the command in the following format:

sudo route add -n -net 10.1.3.40 192.168.2.1

If you travel a lot and have different settings for different networks, you don’t want to make such a setting static, obviously. Instead, you can type this command into a text file and save it as whatever.command (the name is not important, but the extension must be “command”). This turns the file into an executable script.

But your Mac won’t allow you to execute it immediately. You need to set its permissions over the terminal:

chmod u+x whatever.command

And there you go! Whenever you double click whatever.command, the routing command will run automatically.