Azzura

azzura, elindeki kağıda ve geldiği sokağın adına bir kez daha baktı. evet, doğru yerdeydi. adını tesadüf demek istemeyeceği bir tesadüf sonucu öğrendiği apak’ın sokağına arabasıyla saptı, boş bulduğu bir yere park etti.

tüm yol boyunca, uzunca bir süredir içinde taşıdığı sıkıntıları kafasından geçirmişti azzura. uğraştığı bütün işler batmıştı. hayatın ışığına dair hiçbir belirti göremiyordu. bir çıkış noktasının zayıf ışığını bulmak üzere girdiği tünelde zifir karanlıkta kalmış gibi hissediyordu kendini. yorulmuştu, çok yorulmuştu artık…

geriye yapacak hiçbirşeyin kalmadığını düşündüğü bir anda, hiç beklenmedik bir insan ilişkileri zincirinin en uç noktasında çıkmıştı karşısına apak’ın telefon numarası. apak hakkında duyduğu inanılması güç şeyler ona pek inandırıcı gelmemişti. yine de, artık kaybedecek hiçbirşeyi kalmamış her insan gibi, kaybedecek birşeyleri olduğunu düşündüğü zamanlarda sahip olduğu kaybetme korkusu temelli temkin ve çekingenlikten eser kalmamıştı üzerinde. her ne olursa olsun, daha önce yüzüne dahi bakmayacağı birşey dahi olsa, denemeye değerdi.

böyle düşünerek girdi azzura, balmumundan yapılmış gibi duran evin kapısından.

azzura, kendisini bekleyen güleryüzlü bir adam tarafından karşılandı. apak’ı arayan meraklı gözleri, onu hayalkırıklığına uğrattı. sade döşenmiş bir yerdeydi azzura. bir iki koltuk, bir masa, köşede duran bir saksı. adam, azzura’ya çay ikram etti. meraklı gözlerle etrafı inceleyen azzura, meraklı sözlerini daha fazla saklayamadı adamdan.

– siz… siz apak’ı nereden tanıyorsunuz?

– apak… apak, birçokları gibi benim de hayatımı değiştirdi. onun karşıma tam olarak ne zaman çıktığını inanın hatırlamıyorum. çok uzun bir süredir, buralara geldikçe onu ağırlıyorum. ve başı dertte olan diğer kişilere bana ettiği gibi yardım edebilmesi için, burayı misafirlere açıyorum.

– anlıyorum… çok özel bir konu değilse, sizin sorununuz neydi?

bu soru, adamın gülümsemesine belli belirsiz bir gölge düşürdü. adam, gözlerini hafifçe sola doğru devirip, geçmişi hatırlarcasına daldırdı.

– o zamanlar… işler her zaman olduğu kadar yolunda değildi… kötü zamanlardı… iflas etmiştim. hatta… itiraf etmek gerekirse, intihar etmek üzereydim. hiçbir çıkış yolu yoktu artık karmakarışık hale gelmiş olaylar arasında.

azzura, yaşadıklarının anlatılanlara ne kadar çok benzediğini gizleyemediği bir hayretle fark edip, biraz daha kulak kabarttı.

– kendimi öldürmeme herhalde birkaç gün kalmıştı… tam böyle bir dönemdeyken, büyük ve beklenmedik bir tesadüf sonucu, apak’ın telefon numarası ulaştı elime. kaybedecek hiçbirşeyim yoktu, neden denemeyeyim ki diye düşündüm… ve, apak’a gittim.

– sonra?

– apak, bana… birşeyler yaptı… az sonra sizin de şahit olacağınız şeyler…

– nasıl? apak ne yaptı?

– olacak şeyleri kendiniz görmelisiniz… pek anlatılabilecek şeyler değil… bana büyü yapıldığını söyledi apak… bu büyüyü kolayca çözebileceğini, artık endişelerime bir son verebileceğimi söyledi…

– faydası oldu mu peki?

adam, bu soru üzerine gözlerini daldırdığı yerden kurtararak azzura’nın gözlerinin içine baktı, ve o sevimli gülümsemesi yüzüne geri geldi.

– elbette… elbette oldu… hiç ummadığım ve önceden planlasam dahi olamayacak şekillerde bütün kördüğümler çözüldü… herşey düzlüğe çıktı… ilişkiler düzeldi… o günden beri de ciddi bir problem yaşamadım…

adamın son sözleri, sevimli gülümsemesinin bir kısmını azzura’ya da bulaştırdı. beklenmedik bir ümitle dolan her insan gibi, hafif bir heyecan ve erken bir zafer sevincinin ilk kırıntılarını hissetmeye başladı azzura.

– peki… ya ücret?

– apak hiçkimseden ücret almaz… içeride bir oda var… erzak odası… apak’ın yardım ettiği kimseler, istiyorlarsa hiçbirşey ödemeden gidebilirler… isteyenler, erzak odasına girip birşeyler bırakabilir… yardıma ihtiyacı olanlar ise, aynı odadan birşeyler alıp gidebilirler… hiçkimseye, erzak odasına girmesi veya girmemesi konusunda tek kelime söylenmez…

bu sırada, apak’ın kapısı ağır ağır açıldı.

– hadi git, seni bekliyor…

azzura, çayının son yudumunu aldıktan sonra ayağa kalkıp toparlandı. çekingen, ama seri adımlarla odaya doğru yürüdü.

odaya girdi, ve apak’ın işareti üzerine kapıyı kapattı.

herhangi bir odaydı burası. apak, beyaz gömleği ve bej pantolonuyla pencere kenarındaki bir sandalyede oturuyordu. önünde bir masa, ve masanın diğer tarafında bir sandalye daha vardı. masanın üzerindeki su dolu küçük leğenin yanında, yazısız siyah kalın ciltli bir kitap duruyordu.

apak’ın işareti üzerinde boş duran sandalyeye oturdu azzura. apak, temiz yüzlü, oldukça genç gözüken bir erkekti.

– sıkıntın nedir, azzura?

– sıkıntım apak, hiçbir çıkış noktası görememem. bütün işlerim aksi gitti, herşeyimi kaybettim. hiçbir umut kalmadı.

– peki azzura…

apak, daha fazla soru sormadan siyah ciltli kitabın bir sayfasını açtı ve ters çevirerek içinde sudan başka hiçbirşey olmayan leğenin üzerine koydu.

– elini kitabın üstüne koy azzura…

azzura, kendisine söylenen şeyi yaptı. apak, gözlerini kapattı ve azzura’nın anlayamadığı birşeyler mırıldanmaya başladı. birkaç saniye sonra, aniden açtı gözlerini.

– sana büyü yapılmış azzura. şimdi, sakın korkma…

bu sözlerin ardından kitabı aralayan apak, elini suya daldırdı.

elini çıkarttığında, avucunun içinde bir parça mum vardı.

azzura’nın hayret, korku, dehşet ve merak dolu bakışları arasında elini leğene tekrar daldırdı apak. bu kez, bir kilit çıkarttı içinden. ardından iplik sarılmış bir çengelli iğne. ardından, paslı bir çivi.

azzura’nın ağzı bir karış açık kalmıştı, kalbı hızla atıyordu. apak, seri hareketlerle kitabı kapattı ve bir kağıt kalem çıkartıp azzura’nın bilmediği bir dilde birşeyler yazmaya başladı.

– bunu evinin bir köşesine as. üzülme. çok yakında herşey yolunda girecek. şimdi git.

ayağa güçlükle kalkan azzura, sendeleyerek kapıya doğru ilerledi ve dışarı çıkıp kapıyı ardından kapattı.

azzura’yı, adam anlayış dolu bir gülümsemeyle karşıladı ve dinlenmek üzere oturmasına yardım etti. nefesinin ve kalp atışlarının düzelmesi için biraz bekledi azzura.

– o leğenden çıkanlar… nedir onlar?

– leğenden ne çıktı bilmiyorum; ama muhtemelen sana büyü yaparken kullanılmış şeylerdir.

– peki… ne olacak onlara?

– onlara ne olacağını da bilmiyorum. apak, leğenden çıkarttıklarını herkes gittikten sonra balkona koyar ve yalnız kalmak istediğini söyler. ‘süpürün burayı’ diye geri geldiğinde, balkonda topraktan başka hiçbirşey bulamayız. biliyor musunuz… söylenenlere göre apak’ın dedesinin de benzer güçleri varmış. bir cuma günü, herkesin içinde aniden ortadan kaybolmuş ve bir daha ne gören, ne de duyan olmuş.

– dünya… gerçekten çok garip bir yer…

– sandığınızdan daha da garip… apak’ın çok daha büyük leğenlerden bağırsaklar, öküz kafaları çıkarttığına şahit oldum… yine de bunlar şahit olduğum en ilginç şeyler değildi…

– öyle mi?

– evet… apak’ın burada kaldığı gecelerin sabahında, yatağını hiç bozulmamış buluruz, ve kendisi hiçbiryerde yoktur… sonra, kahvaltı esnasında ansızın çıkagelir ve…

– özür dilerim, ama bir gün için yeterince ilginç şeye şahit olduğumu düşünüyorum. izninizle evime gidip dinleneceğim.

– siz bilirsiniz… size iyi günler dilerim…

azzura, erzak odasına girdi ve içeride ne yaptığı konusunda kimseye birşey söylememek üzere çıktı. apak’tan aldığı kağıtla birlikte, arabasına döndü.

(…)

aylar geçtiğinde azzura, hayatında hiçbir pürüz kalmamasının mutluluğu içinde keyifle yürüyüş yaparken, apak’ı minnetle anıyordu…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s