Tanrı ve Biz

– tanrı nerede?

– bu evrende değil bizimkinden daha farklı bir boyutta bence…

– o halde oraya gitmeden tanrıyı bilemezsin?

– gitmek zorunda değilim. orada olduğuna dair bana ipucu veren bir kitap var ve varlığını kanıtlayan bu evrendeki yansımalar…

– ya sana tanrı olduğumu söyleseydim? nasıl bir kanıt beklerdin benden?

– benden farklı, kudretli, daha bilgili, akıllı ve merhametli olman gerekir…

– o halde tanrı senden farklı, kudretli, daha bilgili, akıllı ve merhametli… ya sana tanrı olduğumu söyleseydim?

– bana bu özelliklere sahip olduğuna dair kanıt göster derdim…

– ya kanıtlasaydım?

– o zaman tabii ki şu ana kadar sahip olduğum bu inanç sarsılırdı ama tamamen değişir miydi bilemem…

– ya sana senin tanrı olduğunu ispatlasaydım?

– bu daha zor çünkü ben tanrı değilim ama nasıl ispatlardın ki?

– bu, inanmak ile bilmek arasındaki farkı ne kadar çabuk deneyimleyebileceğine bağlı olurdu… ya sana hem senin, hem de benim tanrı olduğumuzu ispatlasaydım?

– ben tanrı olmadığımıza hem inanıyorum hem de bunu biliyorum, bu çok kuvvetli birşey… ama sen beni bilmediğim birşeye; hatta tersine inandığım birşeye inandıracaksın..

– inanıyorum demekle inanmıyorum demek aynı şeydir… tanrı’nın şu anda kafanda varolan formda (veya yerde, zamanda, vs) olduğuna inanıyorsan, aynı anda daha düşük bir yüzde oranıyla olmak şartıyla inanmıyorsundur da… kesinlik, bilmekten geçer… bir kez bilip deneyimledikten sonra birşeylere inanmaya ihtiyaç duymazsın…

– tanrıyı deneyimlemek için kitapta yazanları okumak da bir yol…

– elbette… ancak, pasif okumayla değil… okurken düşünmek ve içindeki en sessiz fısıltıları duyabilmek lazım…

– ben oturup anlayarak okumadım sadece parça parça…

– ya diğer kitaplar?

– okumadım… en komik olanı insanların tanrı’yı kendileri gibi bilip onu da ynı şekilde kandırmaya çalışmaları…

– sana şahdamarından yakın olduğunu söyleyen tanrı’nın başka bir boyutta olduğuna inanıyor musun gerçekten?

– bu boyutta olsaydı buranın özelliklerine uygun olurdu… oysa insan başka insanlara şah damarlarından daha yakın değildir…

– onun insandan daha üstün olan bir ‘varlık’ olduğunu düşünüyorsun…

– elbette… biz insanlar kendimizi ne kadar büyük görsek de o kadar üstün değiliz… hala evrende başka özgür iradeye sahip varlıklar olup olamdığını bilmiyoruz…

– ve tanrı herşeyi yarattığına göre, kendi yarattığı bir boyutun içinde yaşıyor?

– tanrı neden insanı yaratmış? Çünkü bilinmek ve tapınılmak istemiş… aslında bu insanca bir yaklaşım; sadece biz bilinmek ve hayranlık duyulmak ya da tapınılmak isteriz…

– tanrının bilinmeye ve tapınılmaya gerçekten ihtiyacı var mı sence? kendi yarattığı, kendinden çok güçsüz ve kendisinin dışındaki varlıkların ona tapmasına? o halde kibirli ve gücünden emin olmadığı için başkalarının şak-şakına ihtiyaç duyan bir tanrıyla karşı karşıyayız… bu bana tanıdığım birçok insanı hatırlatıyor…

– zaten o yüzden insanca bir yaklaşım dedim… ama bir yandan da bu varlığın özgür iradesi var… tanrı onu kendine tapınan bir varlık olarak yaratabilirdi ama özgür iradesi ile insanın ona inanmasını istemiş… bence bu onu insandan ayıran en önemli özellik..

– tanrı, sen ve benim dışımızdaki 3. bir ‘varlık’ diyorsun yani, tüm üstün özelliklerine sahip olarak… doğru mu anladım?

– işte başlıyoruz… sen ne zaman bu tarzda yazmaya başlasan beni avlıyorsun… evet ben onun bizden farklı bir varlık olduğunu söylüyorum…

– ve dışarıda bir yerde yaşıyor, ‘ötede’, ‘orada’… peki ne yapıyor hayatında dersin?

– hayatı olan sadece insanlardır… o boyutta zaman ya da mekan yoktur… onun canı bizim gibi sıkılmaz… ama biz tanrı’yı canlandırmaya çalışırken ona hep insani özellikler veriyoruz…

– tanrı neden kendi yarattığı yerlerde yaşıyor peki?

– burada yaşadığını kim söyledi?

– o herşeyi yarattıysa, az önce bahsi geçen (tanrı’nın yaşadığı) ‘başka boyut’u da o yaratmış olmalı…

– bu biraz karışık çünkü o hep vardı… doğmadı, doğrulmadı, ya da doğurmadı… bu yüzden yaşadığı bir boyut ya da bağlı olduğu bir mekan söz konusu olamaz…

– ama, bizim dışımızda bir varlıksa, bizim olmadığımız bir ‘yer’de olmalı değil mi?

– tanrı olduğuna göre her an her yerde her şekilde olabilir…

– güzel bir cevap… o halde, ben tanrı olabilirim… tanrı, kendini benimle ‘ben’ olarak ifade ediyor olabilir…

– belki… ama yine tanrı’nın kendini ifade etme ihtiyacı olamaz; bu da insani birşey çünkü…

– insan ile tanrı’nın hiç mi ortak özelliği yoktur? bir alt kümenin tüm elemanları üst kümesinin de elemanları değil midir?

– evet bu doğru ama tanrı’nın bizi yaratırken kendinden özellikler verip vermediğini bilemeyiz… bir insan tüm alemleri yaratıp insanı da yaratan, sonra da bilinebilmek için bir kitap gönderirken zamir olarak ‘biz’i kullanmazdı…

– ‘biz’ diyor… insanlara hitap ederken ‘biz’ diyor öyle değil mi? bu kadar güçlü bir varlık, kendini bir insan olarak ifade edemez mi? bu iki cümle iki farklı yere gidiyor, hangisine cevap vereceğine sen karar ver…

– biz diyerek yalnız olmadığını ima ediyor gibi gelebilir ama bence ‘biz’ demesi sadece onun kudreti… başka hiçbir varlık biz diyemezdi…

– sen ne zaman ‘biz’ dersin? kim(ler)den bahsederken?

– aynı şeyleri hissettiğim ya da düşündüğüm insanlar için biz derim…

– o halde tanrı neden kendisi hakkında ‘biz’ diyor?

– ben buna sadece insanca bir cevap verebilirim… çünkü ben diyerek böbürlenmeye ve övünmeye ihtiyacı yok… biz diyerek belki de bir nevi insana verdiği önemi ifade ediyor…

– bir süre senin beden olduğunu varsayarak konuşacağım… sen parmakların mısın?

– evet…

– parmakların sen mi?

– evet ne ben onlarsız ne onlar bensiz yapamaz… ama aynı mantık tanrı ve insan için geçerli olmayabilir… o ilişki o kadar basit ve fiziksel değil..

– sabırlı ol… sen kolların, bacakların, kafan, gövden, … misin? ve onlar da sen mi?

– evet biz bir bütünüz…

– o halde sen, onların hepsinin birden bütünüsün… bu durumda sen el, kol, vs gibi parçalardan mı oluşuyorsun, yoksa sen denen bütünün değişik bölümlerine el, kol diye isimler mi takılmış?

– iki sorunun cevabı da evet, bu nedenle biz bir bütünüz…

– bu durumun farkında olmayan el, kol, … gibi bölümlerine bir mektup yazsaydın, onlara kendinden nasıl bahsederdin? ben diye mi? biz diye mi?

– senden hem nefret ediyorum hem de çok seviyorum!!! sanırım biz derdim…

– aradaki bağın o kadar fiziksel olmadığı konusunda haklısın… kelimelerin ifadesiz kaldığı şeylerden bahsederken ancak imgelemelerden yararlanabilirsin…

– bu durumda beden ve parmak gibi tanrı ve insan da aynı kefeye konamaz…

– beden ve parmak aynı kefeye konabilir… insan ve tanrı da aynı kefeye konabilir… parça-bütün-biz üçlüsü açısından baktığında sonuç bu çıktı az önce ve benden nefret ettin…

– demek istediğim, tanrı-insan ilişkisi parmak-bedene benzemez…

– neden? arada ne fark var? (arada fark yok demek için sormuyorum)

– en basitinden biribirimize fiziksel bir bağlılığımız yok ve tanrı-insan birbirine varolma açısından bağımlı değil..

– burada iki nokta çıkıyor karşımıza… 1: fizik nedir? algılayabildiğin madde dalgaboyları mı? 2: kolun, elin, kalbin, beynin, … ve ‘sen’ varolma açısından birbirinize bağlısınız, ve tanrı insana bağlı değildir, bu doğru… bu andan itibaren bu örneğin görevi yerine gelmiş oluyor… yine de ‘bilmeye’ doğru giden güzel bir örnek… üzerinde düşünecek bir cümle ister misin? ‘sana gerçekten şahdamarından daha yakınız, bana şahdamarımdan daha yakın olduğumuz gibi’

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s