Ben Neden Sen Değilim

– konuşmalarımızı özledim. sanki dünya çok materyelleşti.

– paylaştığımız dünya mı, dışarıdaki dünya mı?

– dışarıdaki… ve sanki… paylaştığımız.. o *bildiğimiz* daha doğrusu *keşfettiğimiz* dünya artık daha uzakta kaldı… siliniyor hatta. onu elimden kaçırmak istemiyorum.

– o dünya daha sen yokken de oradaydı, daha uzuuuuuuuuuuun bir süre de orada olacak. onu elinden kaçıramazsın o yüzden, farkında olsan da olmasan da oradasın zaten, hatırlasana… olsa olsa, “o”nun boyutlarının (daha doğrusu boyutsuzluğunun) yanında nokta kadar bile yer kaplamayan farkındalık – deneyimleme katsayında birşeyler değişebilir… senin gibi bir insanın endişe etmesine gerek olmadığını düşünüyorum.

– sorun da bu… sanki hatırlayamıyorum. tam kenarında bilincimin, dokunup kaçıyor. sanki beynim perdelerini indirdi.

– sırıttırdın beni burada kocaman kocaman… bu çooooook doğal birşey ve geçmişin tekamül okullarında da kilometre taşlarından biri idi. bak… şimdi haddim olmayarak, sadece senin anlayabileceğin tek bir cümle kuracağım ve anlayacaksın…

– ok…

– sen hiç kovaladığın bir kelebeği parmağına kondurabildin mi? parmağına konanlar kovaladığın için mi konmuştu peki?

– işte şimdi de benim yüzümde kocaman bi sırıtış var.

– its that simple… just trust the butterfly and let it be… “let it be”nin içerisinde, konmasının beklentisi olmasın. ama konmasının beklentisi olmamasına çaba da harcamamalısın… konmasının beklentisi olmamasına çaba harcamamaya da çaba harcamamalısın… konmasının beklentisi olmamasına çaba harcamamaya çaba harcamamaya da çaba harcamamalısın… vs vs vs…

– aslında… sanırım ben merak ediyorum… acaba bildiklerimizi derinleştirebilir miyiz? yani hiç düşündün mü bunu? daha ilerisi var mı? yoksa açgözlülük mü bu? daha fazlasını bilmeyi istemek?

– sonsuzluğu düşünürsen, bilmediklerimiz her zaman daha fazladır… bir gün, hayvanlarla konuşabilen bir ermişe “tanrı bize benzer mi?” diye sormuşlar… kendisi, “ben aynı soruyu bugün bir kelebeğe sordum… ve o da bana – hayır, bize hiç benzemez, onun tam dört kanadı vardır – dedi” demiş. sırıtman biraz daha büyümüştür umarım…

– sırıtyorum… o hepimiz ve aynı zamanda hiçbirimiz… sonsuzluğu düşünmek gibi bi lüksüm olsaydı zaten daha fazlasını bilmeye uğraşmazdım… hayır.. düşünemiyorum sonsuzluğu, hatırlıyorum ve anlıyorum *bulduğumuz* her şeyi.. ama nedeni … nedenini bilmiyoruz. neden?

– sonsuzluk için bir neden aramak, kelebeğin 4. kanadı aramasıyla aynı şey değil mi sence? neden ve sonuç insan için, ya da biraz daha büyütürsek bizim bildiğimiz realite için geçerlidir. kendi anlayışımı paylaşayım yine de… neden sorusuna bulabildiğim en geniş cevap, “varolduğu için” olabiliyor. daha doğrusu “varoluş…” olabiliyor ve üç noktayı dolduramıyorum… ve aslında (yine sana özel bir cümle geliyor) varoluş açısından, yolda yürüyen bir insanın ayaklarıyla çiğnediği kaldırımdan tek farkı, kendi kendini algılayabiliyor olmasıdır… kendi kendini algıladığı anda, bağlı bulunduğu televizyonu çeken bir kamera gibi sonsuz döngüye girer ve soyutlanarak “ben” demeye başlar. ve biz, “insan” denen ekosistemin genel işleyişini bir bütün olarak algılayabildiğimiz için bize kaldırımdan daha “…” geliyor… oysa daha geniş bakabilseydik, ikisinin de aynı bütüne ait birer çark olduğunu görebilirdik…

– varoluş… varolmasını neden bölsün ki? yani… sanki kırık bir camın parçalarıyız. cam hala orda, ama her tarafa saçılmış, hala yansıtıyor ama tek bir görüntüyü değil de sayısız değişik yüzü. ve o sonsuzluk kavramı içerisinde bir *zaman* ve *sonluluk* konsepti oluşmuş sonuç olarak.

– aslında bölünen birşey yoktur… bölünmüşlük ve bütün arasındaki fark bizim algımızdan kaynaklanır. ben sana bakınca bir “insan” görüyorum ama senin her bir hücren “bu insan niye bölünmüş ki böyle” diyor… artı, zaman ve sonluluk olsa da, bulut eninde sonunda yağmura dönüşecek ve dönüşü “deniz”e olacaktır… ki; havanın, denizin ve bulutun özü aslında hep aynı olduğundan, yeterince güçlü ve büyük bir mikroskopla baksaydık, aslında hiç bölünmemiş olduklarını görebilirdik… sadece görünüşleri değişir… yani, sadece bizim algımıza göre değişirler

– sorun da bu… ben… sadece duyusal bazda baktığımda… algılarımla yani… bir *bölünme* hissediyorum ve görüyorum. ve daha farklı daha *büyük* birşeylere ait olma hissi. neden *benim algılarım* bölünmüş? yani ben, fiziksel olarak mı desem, bilinçsel olarak da -kırmadan önce- sınırlıyım. neden sınırlıyım? algılara hapsolmuş koca, içine sığmaz bi yığın hissediyorum kendimi. püf desen taşıcam, o kadar dolu içim.

– dön dolaş aynı soru değil mi? “neden ben sen değilim de benim”…

– hayır soru o değil… neden ben benim de ben *her şey* değilim? yani sen ve ben neden *biz* değiliz?

– aslında aynı soruyu farklı şekillerde soruyoruz… ben sen olduğum anda biz olur zaten… iki sorunun da cevabı aynı yoldan geçiyor… hmmm… bu sorunun cevabını bir yere kadar bilebiliyorum… sen sen olduktan sonrasını kestirebiliyorum… sen kendi kendini algılamaya başladığın anda kendini dış dünyadan soyutlanmış bir varlık olarak algılama illüzyonuna düşüyorsun… ama; “bir bakteri ikiye bölündüğünde sağa giden bakteri olarak mı sürdürür bilincini, sola giden bakteri olarak mı, yoksa o eski bilinç tamamen yok mu olur?” sorusunun cevabını bilmiyorum. ortaya çıkan iki yeni bakteri iki farklı “ben”dir artık… ve neden soldaki sağdaki değil, ve neden sağdaki soldaki değildir?

– şu zorluklara bak. sadece *cevabı* bulabilmek için ne kadar engel atladık. ve ne kadar uğraştık… neden uğraştık? neden bunu da 2+2’yi bulduğumuz gibi bulmaktan alıkonulduk? merak ettiğim bu. çünkü bu *olduğumuz* daha doğrusu *olan* şey. ama biz sanki.. sanki gerçeği göremiyoruz. gerçek herkesin önünde. *her yerde* ama kimse, kimse göremiyor.

– ah, görebilenler olmuş tarihte. biz, sınırdaki soruyla oynuyoruz… ve aslında cevabı elfçe “mellow” demek kadar kolay hissediyorum bunu… ama erişip alamıyorsun cevabı… ve evet, orada olup bitiyor ama elini uzatıp dokunamıyorsun gırtlağına (hatta tepene) kadar içinde yaşadığın şeyin ta kendisi olsa da…

– tarihte olmuş.. evet olmuş… bir avuç *deli* demişler. şuna bak! kelimelere bile dökemiyoruz *bunu*. “bu” “şu” gibi şeyler diyorum. adını bile koyamıyorum.

– koyma zaten… kelebeği kovalamak istemezsin değil mi? bu soruyu cevaplayabilmek için yeni bir açılım gerekiyor… şu anda sahip olduğumuz düşünce kalıplarıyla bu problemin çözülebileceğini sanmıyorum

– hayır kelebeklerin kaçmasını istemem…

– bak… flat bir veritabanı tablosundan Explorer tarzı bir ağaç yapısının nasıl extract edileceğini eskiden bilmiyordum… ve o günkü programcılık tecrübemle bunu çözemezdim… çözümsüzdü… biliyordum, hissediyordum… cevap oradaydı ama erişip alamıyordum… aynı his, şu anda ikimizin de hissettiği şeyin aynısı… recursive fonksiyon tekniğini keşfettiğim gün (bir fonksiyonun kendi kendisini çağırması, tekrar çağırması, tekrar çağırması ve bir sarmal şeklini alması) içimde birşey patladı… yeni bir açılıp oldu beynimde… ve artık yapabiliyordum… daha önce düşünmediğim, varolduğunu bile bilmediğim bir yöne doğru yürümem gerekiyormuş… bu neye benziyor biliyor musun… 2 boyutlu bir kağıtta gezinen bir karikatür kedi, bir CM yukarıda duran bir başka kağıttaki etin kokusunu alıp oraya buraya koşturuyor ama ete erişemiyor… atlaması lazım…

– ben sadece… ben sadece diğer insanlara da anlatmak istiyorum. o kadar kayıp görünüyorlar ki. ve… umut ediyorum aslında.. umut ediyorum ki, onlar da benim bildiğimi bilirlerse belki… belki benim hayatım kolaylaşır…

– gördüğün gibi biz bile ancak kendimizin anlayabildiği sembollerle anlaşabiliyoruz. doğrudan ifade edemiyoruz keşfettiğimiz kadarını bile. ancak kendi seviyende veya daha üstünde birileri anlayabilir seni… şansını dene; ama çok ümitlenme… kaldı ki, kapıya kadar gelmiş olsak da daha anahtarı bulamadık… en iyi ihtimalle, doğru soruyu anlamasını sağlayabiliriz…hatırlarsan, bunu C üzerinde denemiştik ve soruyu bile anlatamamıştık 😉

– evet edemiyoruz… ve evet hatırlıyorum… ben bir arkadaşımda daha denedim, kıyısına bile gelemedi… gözlerime bakıp görsünler, anlasınlar istiyorum. ve daha kimseye rastlamadım… bir tek *keşfettiğimiz* gün anneme bahsettim ve o kesinlikle biliyor neden bahsettiğimizi… öyle şey söyledi ki, gün içinde bahsi geçen soruları filan sordu *şu etabı yaptınız mı* gibilerinden… konuyu açmak bile garip… çünkü kelimere dökemiyorum… *haydi anne şeyden konuşalım… eee… şeyy… *

– evet ama, doğradığı soğanda bile var bu konu. günlük şeylerden bahsederken bile bahsedebilirsin(iz) bu “konu”dan. iki taraf da yeterince wise ise, aynı anda iki konuşma yürütebilirler… etraftakiler sadece birini duyar… as we do with the oracle sometimes…

– hem konuşulacak ne var? kıramadığım bir engel var önümde… onun gerisindekileri zaten biliyorum.

– belki o kırmıştır bunu? ya da çıkmaz yola girmişsindir?

– belki de… düşünsene bir kelime söyleyip beni çıkarsa ne şahane olurdu…

– bir sinek durmadan gidip gidip cama vuruyorsa, cama vurmaya devam ederek dışarı çıkamaz di mi? biraz geri çekilip, yönünü değiştirmesi gerekir ki açık pencereyi tuttursun…

– metafor master’ısın sen de…

– aydınlanmadan bahseden uzakdoğu hikayelerinde (koan idi sanırım) aydınlanmaya ulaşan bütün öğrenciler hep saçma bir şekilde ulaşır. ya kafasına bir üzüm düşer, ya 6 taşı 20 dakika boyunca taşır, ya ustası eline iğne batırıp parmağını havaya kaldırır… işte, o bir anlık kavrayışın nasıl olacağını hiç bilemezsin… biraz da çarptığın yerden uzaklaşıp rahatlamış olmak gerekir…

– bir *usta*mız olsa, kafamı bi direğe geçirip *anlamak* istiyorum. küçük bir çocuk gelip kulağıma fısıldasın istiyorum. ya da newton tarzı, kafama elma düşsün. ama karpuz düşmesin…

– pi filmini izlemiş miydin?

– izledim evet…

– arşimed hikayesindeki anahtar, arşimed’in karısıdır, unutma… “ibriğin suda yüzmesi” gibi saçma birşey, o gün arşimed dışında kimseye birşey ifade etmezdi… ama onu, kendi amacı çerçevesinde aydınlanmaya götürdü.

– göğe baktığım zaman içim öyle doluyor ki bazen. sokağa baktığım zaman, ya da birinin yüzüne baktığım zaman. ve haykıramıyorsun. çünkü bu *var olan* bir şey… ama elma ya da havuç gibi bir adı yok. oysa ben bağırmak istiyorum.

– aslında bakarsan, etrafımızda her an, dünyanın belki de ta öbür ucundaki birini aydınlanmaya götürebilecek şeyler olup bitiyor. bizim “ben neden sen değilim” sorumuzun cevabına ilham olabilecek şeyler… birinin yüzüne bakınca, sokağa bakınca… cevap var ve orada burada şurada, her yerde… tıpkı 7 sayısının her yerde olduğu gibi… görüyorsun, ama ona doğru gitmeye kalktığında cama tosluyorsun…

– çok feci birşey…

– biz şu anda camı olan bir odadayız kabul, ama pencere olup olmadığını bile bilmiyoruz aslında bulunduğumuz yerde… bızzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzz!!!!!!

– bııızzzzzzzzzzzzzzzzzzzzz………….. TAK!

– en bunaldığın anda bile şunu hatırla… “en azından”, diğer insanların varolduğunu bile bilmediği bir soruyu anlayabilecek kapasiteye sahipsin. öyle ki doğrudan ifade bile edemiyorsun soruyu.

– bu beni hiç mi hiç mutlu edemiyor. biliyorum, benim bilmemin bir değeri var. ama onların gözünde bile olmayan bişi… değersiz bişi ben onlar da bilsin istiyorum.

– onlar senin kapasiteni bilsin mi istiyorsun?

– hayır canım, ne yapsınlar benim kapasitemi? benim bildiklerimi bilsinler istiyorum.

– sen bir soru biliyorsun…

– ama 6 milyar kişi düşünse belki daha kolay buluruz cevabını?

– belki de bulamayız? senin kadar esnek düşünebilen çok az insan tanıyorum hayatımda, ki hakikaten çok insanla tanıştım bugüne dek… sana bana çok kolay gelen bazı şeyler, başka insanlar tarafından “wowwww” diye adlandırılıyor. bazıları ise adlandırılmıyor (bile) çünkü ne olduğunu anlayamazlar. yani senin düşünce level’ın bazılarına göre o kadar ileride ki, seninle aynı dili bile konuşamazlar. sen kelebek kovalamaktan bahsederken sadece kelebekler ve ağlar gelebilir ancak akıllarına.

– oooowww… işte ben buna kelebeklerime haksızlık yapmak derim… algıda değişiklik… işte bunun sebebi ne acaba?

– bunun sebebi, doğuştan gelen etkiler ve hayatın boyunca uğraşarak aklını esnetmen olabilir… bacaklarını 180 derece açıp yere oturabilir misin? hayır… ama bir jimnastikçi bunu kolayca yapabilir…

– belki de reenkarnasyon olayı gerçekten vardır ve biz hatırlamasak da belki de bu dünya experience’ımız daha fazla olduğu için bizim bilincimiz daha esnektir?

– bu da olasılıklardan biri… ama “niye ben daha esnek düşünüyorum” sorusu yerine “niye ben benim” sorusunu düşünmek bana daha cazip geliyor… konuştuklarımızın bir kısmını yazıya döktük sanırım bu gece…

– sanırım *en önemli* kısmını asla dökemeyeceğiz…

– önce cevabı bulalım da… sonra dökmek yerine bir okul açarız… kelebek kulübü nasıl? “kozanızdan çıkın artık eşşek kafalılar” diye de bir sloganımız olur…

– sanırım bir ses kayıt cihazı alıp tekrar çay içmeye gelmeliyim artık…

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s