Üçgenin Dengesi

başka pek çok kişinin parmakla gösterip özendiği onca şeyin arasında ben niye mutsuzum ve başkaları niye mutlu diye iki soru soruyorsun… başkalarının niye mutlu olduğu kolay soru… insan hiç tatmadığı birşeyi istemez ve o yok diye mutsuz olmaz… köyde dünyaya dair hiçbir şey görmeden (aslında belki de bizden fazlasını gören, neyse) kişiler bu yüzden sıkılmadan yaşayabiliyor… aynısı şehir hayatında kendi yemek – dizi – çocuk – eş – iş dünyasında yaşayanlar için de geçerli… biraz gözü açık olanlar ise tatmadığı şeylerin varolduğunu görebiliyor ama kendini arkadaşlarıyla, dizileriyle, alışveriş merkezleriyle, gece çıkıp dağıttığı fasıllarla, kazandığı parayla, giydiği kıyafetlerin markasıyla, garsonu azarlayarak, vs uyuşturuyor…

çünkü hayatı boyunca kendi kendini sadece kabullendiği (hatta şartlandığı) rollerle ve kendi etrafına koyduğu nesnelerle onaylamış… o küçük dünyada mutlu… ve “doğru hayat budur” diye kendi doğrularına o kadar inandırılmış ki, başkalarına anlayış gösterebiliyor ama aslında için için ayıplıyor, küçük görüyor… ve anlayış gösterebildiği için de kendini takdir edip daha da gömüyor kendini o loop’una…

biraz uyananlar ise mutsuz oluyor; çünkü o loop’un ve şartlanmaların dışına çıkabilecek iradesi yok… etrafındaki insanlar hem alıştıkları kişiyi geri isteyecektir, hem de birilerinin uyanmasını (kendi eksikliklerine işaret ettiği için) “disturbing” bulacaklardır, o yüzden dikkat et bak; ne zaman biri içten birşey söylese, doğru bir yorum yapsa, sınıftaki yaramaz öğrenci modunda dalga geçen, “vaaaay patron! ne konuştun bee” “yürü bee!” diyen zırzoplar çıkacaktır… “biraz uyananlar” düşünmeme yoluna gidiyor, “aslında potansiyelim var ama aah ah” diye kendi kendini taptap’lıyor, demin saydığım şeylerle uyuşturuyor kendini…

başka insanların niye mutlu olduğu sorusu, metropol insanlarının çok önemli bir kısmı için bu şekilde cevaplanabilir… senin gibi farkındalığı açık kişilerin niye mutsuz olduğu sorusunu cevabı ise; sahip oldukların ve (küçük veya büyük) başarılarına bağlı… 1) “normal” insanların yaşadığı “standart” bir hayat sana çok küçümsenecek, yetersiz ve doyurucu olmayan bir hayat olarak gözüküyor… yani o hayatı zaten yaşarsın ne var ki, elinin tersiyle yaşarsın; kesinlikle doyurucu değil ama… 2) sahip oldukların + başarıların sebebiyle insanların takdirini ve hayranlığı kazandığını hissetmen farkında olmadan senin kendi zayıf yönlerini o kadar sinsice perde arkasına iter ki, senin de her insan gibi zayıf, yetersiz yönlerin olduğu gerçeğini unutmaya başlarsın… kendi içinde temizlenecek bir tuvaletin olduğu gerçeğiyle yüzleşip bunu kabullenmek kolay olmaz…

lakin; başkalarının zayıf yönlerine karşılık senin güçlü, senin güçlü yönlerime karşılık başkalarının zayıf tarafları olduğu; bunların farklı konularda olmasının çok da önemli olmadığını sindirdiğinde ne kadar mütevazi davransan da yıllar içinde egonun yine gizlice (sadece kendi dünyanda yaşasan da) ne kadar büyüdüğünü görürsün… ve bunu sindirebildiğin anda ego küçülmeye başlar…

yeteneklerin, zekan, ailenden gelen para gibi şeylere kendi isteğimle sahip olmadın… bize toplumda öğretilenin aksine; insanın kayda değer bir hayat yaşayıp yaşamadığının ölçüsü elde ettiği sonuçlar değil; kendi isteği dışında ona verilen (veya verilmeyen) şeylerle ne yaptığıdır… toplumu sadece elde ettiği sonuçlar ilgilendirir, o yüzden tabii ki bizi o yönde şartlıyor toplumun “ortalama insan” sistemi… ama toplum evine gidip sen birkaç gece yalnız kaldığında sorduğun soru bu olur; ve cevaptan hoşlanmazsan toplumu geri çağırırsın, birlikte fasıla gidersiniz; ya da dizi izlersiniz…

mesela; sana yazı yazma yeteneği verildi diyelim, ve analitik zeka verildi… sen 10 sene sonra baktığında uluslararası bir şirkette orta kademe yönetici isen ve başka hiçbir şey yapmadıysan, sana verilenlerle hiçbir şey yapmadın demektir… ne analitik zekanı kullandın ne de yazma yeteneğini… bunlardan para kazanman veya esas uğraşının bunlar olması şart değil… ama
para kazanmak için şirkette yöneticilik yapsan bile; bir yandan ilgini çeken bir konuda analitik zekanla bazı çıkarımlar yapıp bunları yazıya döküp başka insanlara faydalı oluyor olabilirsin…

bir başka örnek… kafan çalışıyor -> istemeden elde ettiğin bir özellik, yaratıcılığın var -> aynen, iyi bir gözün ve zevkin var -> aynen, fotoğrafçılığa ilgin var -> aynen, hayatta kalmak için çalışman gerekiyor -> aynen, bu kadar diyelim ki… istemeden sana verilen majör özelliklerin bunlar olsun… bundan 10 sene sonra baktığında büyük bir şirkette satış pazarlama koordinatörü oldun diyelim ki; ama bu iş bütün vaktini alıyor… ne oldu? sadece “hayatta kalmak için çalışman gerekiyor”u hallettin… peki ama; kafanı çalıştırıp gözlemlerinle her geçen yıl daha olgun bir insan olmak? “varoş çocukları” diye bir fotoğraf sergisi açıp fakir çocuklara dikkat çekmek, geliriyle onlara üst baş almak?

kendi korkularınla yüzleşip onları halletmek zamana yayarak tecrübelerle? yoksa amerikan dizilerini seyredip aynı korkuları yaşayan karakterlere güvenli koltuğunda cipsin arkasına sığınıp gülmek mi? “ben normal bir insan değilim, sizin gibi gözüksem de bundan çok daha fazlasıyım”ı yaşayarak ve ortaya koyarak, başkalarına örnek teşkil ederek ve hepsinden önemlisi onları “disturb” ederek ortaya koyabilmek mi? yoksa onların “yürü be!” diye dalga geçmesinden korkup koyun postu giymeyi tercih etmek mi? su kabukluları bile kabuğu küçüldüğünde değiştirirken; kendi büyümediği için seni her geçen ay biraz daha sıkıştıracak kabuk gibi bir ilişkiye kendini sıkıştırmak mı; yoksa karşılıklı olarak birbirini geliştirebileceğin biri olmayacaksa hiç olmasın’ı göze almak mı?

burada egoya dikkat… bir şirketteki bir çalışanla farklı artı ve eksilerinin olması ve artılarının sen (veya çevrenin sana öğrettikleri) tarafından onaylanıyor olmasının seni ondan “daha” bir insan yapmadığını gör… belki o 5 çocuk büyütüyor, eve döndüğünde gram sessizlik sükunet yok, buna rağmen çalışabiliyor, senin belki de asla yapamayacağın birşey… kim bilir? istemeden sahip olduklarıyla o ne yapıyor? ben ne yapıyorum? kim “daha” sorusunun cevabı ancak böyle çıkabilir… bunu görüp, kendi zayıflıklarını arayıp bulduğunda ve onları kabullenip onlara sarıldığında, onlara “rağmen” güçlü, iyi, vs olabildiğini gördüğünde egon balon gibi sönerken tarifi imkansız ama sarsılmaz bir güç büyüyecek içinde… mütevasi, doğal bir güç…

önceki hafta sergi açtın veya sahneye çıktın diye o muhasebeciden “daha” oldun demek değil… o kendi imkanlarında ne yaptı? sen ne yaptın? ha, o sadece maç izleyip atletle karpuz yiyip işte max çay içmek dışında birşey yapmıyorsa, sen “daha” olabilirsin evet…

aslında onun yaptığı “normal”… normal dağılımda çoğunluğun yaptığına bakarsan en normali o… yılbaşında evde oturmamak normal, milli maçta avazın çıktığı kadar bağırmak normal… ancak; insanların ortak tiyatro ve ritüellerine bakıp sanki hayatlarının her anını öyle yaşadıklarını mı düşünüyorsun? düşünürsen; o tiyatro içerisinde en cool gözüken adam bile, en sarsılmaz, en süper gözükeni bile, evde yalnız kaldığında porno izleyip küvette bir hatun hayal edip kendini kandırarak mastürbasyon yapıyor… bunu düşünürsen kimsenin normalini o kadar ciddiye alamazsın istesen de… bu açıdan baktığında kimse normal değil… herkes mastürbasyon yapıyor, ya da aynaya bakıp kendi kendiyle konuşuyor, evde salak salak karate hareketleri yapıyor… bir açıdan bakınca hiç kimse normal değil aslında… buna karşılık kendini loop’a, arkadaşlarına, dizilerine, kariyerine, vs gömerek uyuşturmak, farkındalığı olan birine göre değil…

farkındalığı olan bir insan, er ya da geç “normal bir hayat” ile “farklı bir hayat” arasında seçim yapmak zorunda kalacaktır…

hayatta herhangi bir karar söz konusu olduğunda; hangi kararı verirsen ver, seçtiğin ve vazgeçtiğin kararın sonuçlarını öngöremeden seçmiş olacaksın… ve seçtiğin kararın kötü yanları, vazgeçtiğin kararın ise iyi yanları mutlaka olacak ve gözüne batacak… o yüzden mantıkla karar vermek zordur, gözlerini kapatıp hissiyatını dinlemelisin… görebildiğin ihtimalleri algoritmaya dökmeye ve akıl terazisinin kefesine koyarak çözemezsin karar verme problemini… gönül terazisine koyacaksın… mantığın sana verdikleri hep illüzyondur… olabileceklerin ne kadarını öngörebiliyorsun ki?

ne yapmak istediğinden emin olma güçlüğü yaşamaya başladığında; elindeki olağan hayata şükretmen gerektiğini düşünürken, bir yandan da “aslında bambaşka bir yerde bambaşka birşey mi yapıyor olmalıydım?” sorusunu tetikliyor olacak… bu durumda, iç dünyanda keşfetmen gereken daha temel bir soru vardır… “kariyerimde ne istiyorum” veya “hangi ülkede olmak istiyorum” gibi birşey değil… hayatta kendini ifade etme biçiminin ne olması gerektiği ile ilgili çok temel bir soru…

35-40 yaşına geldiğinde hala converse’leriyle takılan biri olmak istiyorsun? bir yanın bunu istiyor… yoksa topuklu ayakkabıları/takım elbiseyi giymiş, işi eşi çocuğu belli biri olmak mı? bir başka yönün de bunu istiyor… kariyerinin hangi ülkenin hangi şirketinde veya aşk hayatının kimin yanında olduğu gibi yüzeysel sorulardan önce, kendinle ilgili misyon & vizyonu düşünmelisin… bu kolay gözüken bir soru, aslında cevap da hemen orada muhtemelen… kendini canlandır gözünde; 5 sene, 10 sene boyunca yapacağın bütün seçimlerin sonucunu öngöremezsin… ama 10 sene sonra nasıl bir insan olmak istediğini öngörebilirsin…

otobüse bineceğin zaman otobüsün markasına modeline göre beğenip mi binersin, yoksa gitmek istediğin yere giden otobüse mi binersin? sen şu anda otobüs markalarına bakıyorsun… önce gitmek istediğin yere bir bak… bunu düşünmeye başladığında; tedirginliğin yerine bugüne kadar edindiğin tecrübeler kendi kendine cevaba dönüşecek… temel cevabı verdikten sonra
bugüne kadarki tecrübelerinin üst üste gelip lego gibi; daha da iyisi, şaşı bak şaşır gibi önünde birşeye dönüştüğünü göreceksin… temel cevap da kolay; kendini canlandıracaksın sadece gönül gözünde, akıl gözünde değil…

böyle bi canlandırma yapmaya kalktığın her seferde kendini farklı hayal ediyorsan; bu durumda yaptığın canlandırmalara “sen” dışındaki faktörleri de karıştırıyorsundur… aynı balığa 5-6 farklı tabakta bakıp farklı balık olduğunu düşünüyorsundur… ben diyorum ki; balığa bak… tabak çanak sonra…

bunu sorgulayıp düşünmeye başladığında; bir tarafta alıştığın “normal” hayatı, diğer tarafta ise riskli olsa da gitmek isteyebileceğin “vizyonu” bulabilirsin… sana sanki “ya bunu yapabilirim ya da diğerini” gibi gelecek ama işin aslı öyle değil; ikisi bir arada da olabilir…

normal dağılımın en geniş kitlesi en ortalama en düz bölümüdür; toplum düzeninin de ona göre oluşması normal… sen kendini oraya ait hissetmiyorsun ve sıkıntı başlıyor…

hayatın içerisinde, “normal” insanların kurduğu “normal” düzende kendini diğer insanlardan biraz “farklı” hissediyor olabilirsin… işin doğrusu şu: sosyal düzen mi dersin, ne dersen adına, düz ve ortalama insanlar tarafından kurulmuş bir düzen… ve düz & ortalama insanlara gayet uyuyor o yüzden… hatta işine bile geliyor pek çok kimsenin, ne yapması gerektiğini düşünmek zorunda kalmıyor, yapmak “zorunda” olduğunu varsaydığı şeyleri elinden geldiği kadar iyi yapıyorsa başka soru sormuyor… elinden geldiğince iyi bir iş, eş, çocuk, ev, araba, yat kalk maç izle, yemek ye arkadaşlarınla, polonezköye git pazar eşofman ve rayban güneş gözlüklerine egonu tatmin et doğada; bu kadar… anlamsız loop içerisinde verilen kurallara uygun hareket edince vaktinin tamamı doluyor, birbirini onayladığında da soru sorma ihtiyacı ortadan kalkıyor…

seni tanıyan pek çok kişi seni de “normal” bir insan zannetse de, içinde bir yerde öyle olmadığını biliyorsun… seni az tanıyan geniş kitle senden “normal” olmanı bekliyor tabii… seni iyi tanıyan az sayıdaki insanın onaylaması da sana yeterli gelmiyor… benim sorum ise şu: kurdukları düzen o kadar matah ise niye hepsi mutsuz? herkes çok mutlu ve çılgın olduğunu ispatlamak istercesine niye facebook’a sürekli sanki süper eğleniyormuş gibi çekilmiş çılgın pozlarını pompalıyor? wall’larda yazılanlara bak; herkes bir filozof, herkes bir komedyen… bu, senin yüzleştiğin sorulardan kaçtıkları için öyle… kendi kendini uyuşturmak bir nevi…

“GÜNLÜÜK HAYAAT İŞ HAYAAATTII” diye büyütülen şeyin aslında insanların içine girdiği ve bir parçası olduğu bir çark değil, “ortalama insanlardan ibaret” olduğunu fark etmek seni hem rahatlatacak hem de eğlendirecektir… o noktadan sonra, gündüzleri, sadece gerektiği kadar, iç dünyanı sarıp sarmalamasına izin vermeden; loop’a dahil olabilirsin… sadece bir araç olarak… para kazanmak maksat, şampuan filan lazım… akşamları ve hafta sonları, gerçekte ne yapmak istiyorsan onu yapabilirsin… gündüz işte yorulduğun günler olacaktır; ama eğer düzeni bir araç, okula giderken bindiğin bir otobüs gibi görürsen ruhuna hakim olamaz… çoğumuz fiziki bir iş de yapmıyoruz; eve dönüp duşunu aldıktan sonra 4-5 saat vakit var… bu vakti tv izleyip gazete okumak gibi pasif işlerle de doldurabilirsin, arkadaşlarınla da gezebilirsin o da lazım; ama müzik yapmak, yazı yazmak, fotoğraf çekmek, yeni bir dil öğrenmek, kung-fu çalışmak gibi aktif bir işle de uğraşabilirsin…

hafta içi 8 saat uyku ve 8 saat iş var, geriye günde 8 saat boşluk kalıyor… hafta sonu iş yok 16’şar saat… 8×5 = 40 hafta içi; 16×2 = 32 hafta sonu; 72 saat = 3 gün eder… bir ayda 4 hafta var;
12 gün eder… yani her ayın aslında neredeyse %50’si boş! Bu zamanda, “farklı hisseden” bir insan ne istiyorsa yapabilir… diyeceksin ki trafik; o zaman evini işine yakın bir yerde tut, o da bir seçim… ayda net 12 gün (uyku vs hariç) çok büyük bir süre…

sen mesleğin değilsin; eşin, çocuğun değilsin, converse’lerin de değilsin, çektiğin fotoğraflar da değilsin, bunların hepsi birer araç… sen kimsin? 10 sene sonra hala aynı insan mı, hissettiğin ve vizyonunu kurduğun “farklı” insan mı olmak istiyorsun? işin gerçeği şu ki, kendi hakkında vizyonu olan bir insan, etrafındaki ortalama insan kitlesinin yaptıklarını sağ cebine koyar taşır… “normal hayat”ı yaşıyorsun diye diğer yapmak istediklerin olamaz, ya da diğer yapmak istediklerini yapıyorsun diye “normal hayat” yok diye seçmek zorunda değilsin…

Bunu ortalama bir insana anlatamazsın; “yeaaa freud musun karrrdeşim” diye şakaya vurur kendi seviyesine çeker, sonra “o değil de geçen bi köfte yedim” diye Loop’a çevirir…

kendini işinle de var etmezsin hobilerinle de… ama onlarla “ifade edersin”… ışık bir maddeye çarpmadığı sürece görünmezdir, öyle düşün… vizyonunu işte bunlarla pratiğe dökersin… kafanda “ben çok mantıklıyım ama hayat mantık değil biraz dengelemek lazım” deyince bitmiyor… iş, hobi; bunlar bu vizyonu uygulayıp pratik edecek alanlar oluyor… ve uyguladıkça görüyor öğreniyor, bir bakıyorsun bir noktaya gelmişsin… işte hayattaki başarı bence budur: içsel zaferler… o varsa zaten işin stresiymiş, yurtdışıymış, yani her yer evin gibi olur zaten…

ancak farkındalığın zorlukları da var… yalnızlığın da farkında olmak gibi… etrafındaki insanların sayısıyla ilgili birşey değil bu, ya da geçmişindeki sevgililerinin sayısıyla… esas olan şu ki; insan insanı insanda yaşar… farkındalığı olan biri, kendini farkındalığı olmayan kişilerde ifade edip yaşayamaz – insan insanın aynasıdır çünkü… ve etrafında böyle pek kimse yok… bunu kabullenebilirsin, ama kabullenince zorluğu geçmeyecek… katlanmayı ve dayanmayı öğrenebilirsin… ya da çok şanslıysan, sana benzeyen bir “hayat arkadaşı”n olur… birbirinin “kaizen”ine sürekli katkıda bulunup bunu destekleyecek biri yani; o içerideki digiturk plus’u ile dizi izlerken öbürünün digiturk HD’de maç izlemesi değil… ya da “çocuk” gibi ortak bir çıkar doğrultusunda aynı evde yaşayıp, birbirinin tuvaleti haline gelmek değil…

bunlar nasıl şeyler biliyor musun… “ya, zaten elimin tersiyle olur”… ama sana yetmez, farkındalığın açık çünkü, yapacak birşey yok… farkındalığın açık değilmiş gibi yaşamayı denedin olmadı, değil mi? ama bu, “normal” hayatı yaşamayacaksın anlamına gelmez… bu şeye benziyor; vasat bir müzisyen, ancak teknik olarak doğru notaları arka arkaya basıp vasat bir şarkı çalabilir = “normal” hayat… iyi bir müzisyen ise, mükemmel bir eser çalıp herkesi etkilediğinde, bastığı notalar teknik olarak “zaten” doğrudur, elinin tersiyle doğrudur yani… ama üzerine koyacak şeyleri vardır…

bu konular üzerinde düşündükçe, bir tarafın seni normale tutunmak üzere dürtecek zaman zaman… bu da ok… normale tutunabilirsin; geçmişindeki 5 yıl gibi aynen… o yolun nereye gittiğini gayet iyi biliyorsun… istediğin buysa, tabii ki yap… uluslararası bir şirkette herhangi biri ol… ama; daha fazlası olabilecekken neden öyle olsun? dünyaya tabii ki sağlam basacaksın, “ben farklıyım lay lay lay” diye avare avare gezerek olmaz… buradaki önemli nokta şu ki; ondan “ibaret” olmak zorunda değilsin… potansiyelin var ve kullanmayınca mutsuz ediyor seni…

dünyaya aitsin, hepimiz öyleyiz, ruhlar aleminde yaşamıyoruz… “normal dünya hayatı”nın gerektirdiklerini yapmazsan da mutsuz olacaksın… ama haberler iyi: bu bir seçim değil… ikisini aynı sepete koyabilirsin… etrafındaki “olağan” insanların sepete koyacak başka birşey yokmuş, ya da varsa bile ya hiç ortaya çıkmamış ya da başka birşey… ama akşam eve gidip yalnız kaldığında mutlu mu? sen istersen o hayatı elinin tersiyle yaşayabilir, ve üzerine kendi potansiyelini ifade edecek şeyleri koyabilir, bir yandan da kendinle ilgili yüzleşmelerin ve kaizen’ini hayatta yaşayarak sürdürebilirsin… bunun için ne robot olmaya ihtiyacın var ne de insanlardan kopmana…

standart dünya hayatı – senin farkındalık ve potansiyelini ifade edebilmen – bir yandan kaizen ve iç gelişimini sürdürebilmen… bu üçgeni çiz bir kağıda… hayatında verdiğin kararlar bir araya geldiğinde üçüne de hizmet ediyor mu? yoksa; sadece bir köşeye binip diğerlerini havaya mı atıyorsun? sabah 9 akşam 6 işe gidiyorsan, arkadaşların varsa, sevdiğin 1-2 dizi izliyorsan, yılbaşı akşamı yalnız değilsen; artık ne yazarsan yaz, bunlar hep “standart dünya hayatı” tarafına yazılacak şeyler… bunlar olacak, buınlar olmazsa olmaz zaten…

gelelim “farkındalık ve potansiyelini ifade etme” bölümüne… burada önemli olan şey, yazacağın şeylerin sayısı değil niteliği… varoşlardaki sümüklü çocuklarla 3 hafta sonu geçirip bir sergi açmak? neden olmasın? kendinle ilgili sorduğun bu soruların cevaplarını buldukça yazıp yazıp yazıp gizli bir isimle bir blog açmak? başkaları da okusun? farkındalığın sana fakirleri gösteriyorsa, maaşının %5’ini her ay sokakta random fakir birine vermek? görsel yeteneklerin kuvvetli ise, yılda en az iki kez yurtdışına çıkıp gittiğin ülkeyi kendi gözünden fotoğrafla ve sonra yayınla;
“yürü be” diye yazdıklarında gülümse…

gelelim kişisel gelişim bölümüne… tüm bunları yapmana rağmen 10 sene sonra hala aynı kişi isen, bir taraf eksik kaldı… kendi korkularınla yüzleşiyor musun? yaptığın şeyleri alet ederek, hissettiklerine “rağmen” vizyonundaki insan gibi davranmaya başlayıp, zamanla ona dönüşüyor musun?

bu bir seçim değil… kimi insanın noktası vardır, nokta gibi yaşar… kiminin iki noktası vardır, çizgi üzerinde gider… farkındalığı olan biri isen, senin “en az” üç noktan var; iki boyutlusun… nokta veya çizgilere bakıp “onlar gibi olmalıyım” diye yaşayamazsın… yanlış yani sana ters… sana kendi isteğin dışında verilmiş bu üçgen (ya da kare, beşgen, sana bağlı) ile ne yapıyorsun?

üç köşeyi de doldurursan dengeyi bulursun… üç köşeyi de doldurabiliyorsan ne hangi ülkede olduğun önemli, ne tam olarak ne iş yaptığın, ne fotoğraf çekmek veya resim çizmek arasında nasıl bir seçim yaptığın… tek bir köşede yaşamanın sıkıntılı birşey olduğunu zaten biliyorsun, ve diğerleri de seni çekiyor zaten… ağacın bile tek bir dalı yoktur, senin niye olsun? tek dalı olan odundur, sen odun musun?

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s