Gezi Parkı Tercihleri

Bugün esnafı biraz yokladığımda, Gezi Parkı olayları hakkında “Travestilerin gezindiği 4 ağaç için birkaç kendini bilmez olay çıkarmış” kıvamında yorumlar duydum.

Olayları doğru değerlendirebilmek ve bundan sonraki adımları doğru atabilmek için bazı temel kavramları anlamak gerekiyor.

Devlet aslen fiziksel bir oluşum değil, insanların toplum olarak inandığı, benimsediği ve kabul ettiği soyut bir kavramdır. Kafamızda yaşar. Herkes; belli bir işleyişi ve sistemi aynı anda gerçek varsaydığında; birilerinin yönetici kabul edildiği, vergi ödenen, vb bir düzen ortaya çıkar. Bu düzeni bozacak davranışlar oluştuğunda; duruma bağlı olarak para cezası, hapis gibi resmi ve dayak gibi gayriresmi yaptırımlar söz konusu olur. Halkın hizmetçilerinin, düzeni bozanlara karşı yaptırım gücü ise yine halktan oluşan polis gücüdür.

Daha basite indirgeyecek olursak; 20 kişilik bir devlette 12 vatandaş, 4 polis, 3 asker, 1 de yönetici olduğunu düşünebiliriz. Doğada eşit olan bu canlılar, ortak varsayımları sonucunda bu rolleri ve birbirleri üzerindeki haklarını karşılıklı kabul eder. Aslında hepsi “halk”tır, hepsi insandır. “Devlet” denen şey ortak bir varsayım, ortak bir kabuldür.

Bu küçük modelde “Demokrasi” denen şey, 20 kişinin oy kullanarak bir kişiyi hizmet için belirlemesi ve kendilerine hizmet edecek karar ve organizasyonları ona teslim etmesidir. Bu bir kişi, geriye kalan 19 kişi öyle varsaydığı ve kabul ettiği için bu pozisyona gelir. Kararlar konusunda uyumsuzluk çıkaranlara karşı yaptırım gücü ise, 3 polistir – yine karşılıklı böyle kabul edildiği için.

Bugünlerde demokrasinin karanlık yüzünü yaşıyoruz. Çoğunluğun oyu ile hizmet görevi alanların; tabiri yerindeyse “halkın hizmetçisi” olan kişilerin sadece kendilerini tercih edenleri değil, etmeyenleri de gözetmesi gerekir. Gezi Parkı olayları, Türkiye’deki durumun pek de öyle olmadığı şeklindeki algıyı gözler önüne serdi.

Çoğunluğun oyu ile başa gelmesine ve bazı olumlu icraatları olmasına rağmen; mevcut hükümetin Türk halkının sabrını zorlayan bir “Biz dedik, oldu” tavrının söz konusu olduğu yadsınamaz. Ayan beyan görülebilen birkaç örnek vermek gerekirse; sansürlenmiş Internet, özgürlüğünü kaybetmiş ve her an yayın denetimi / yasağına maruz kalabilen bir basın, hapis gazeteci ve asker sayısı, tepkilerin sindirilmesi, “tamamı iftira” demeyi zorlaştıracak kadar yüksek sayıda usülsüzlük, vb.

Diğer her şey bir kenara; demokrasi ile başa gelen bir hükümetin, demokrasinin temel yapı taşlarından olan ifade özgürlüğünü kısıtlamasında bir tutarsızlık var şüphesiz – zira demokrasinin temelini oluşturan varsayımlarda bir dengesizlik söz konusu. Sonunda olan oldu ve dolan bardağı taşıran son damla Gezi Parkı oldu. Buradaki ağaçların kesilmesini istemeyen küçük bir gruba polis şiddetle müdahele edince; sansür, baskı, yasaklar ile yeterince şişen halk patladı ve sokaklara döküldü.

Tencerede yavaş yavaş kaynayan kurbağa, sonunda dışarı sıçradı.

Polis ile karşı karşıya gelen silahsız ve savunmasız halk, talimatlar doğrultusunda saldırıya uğradı ve ölenler, yaralananlar oldu – yüzlerce kişi. Yabancı basın ve bağımsız Internet medyası haricinde, gerçekte olup bitenleri neredeyse hiçbir kanal / gazete yayınlayamadı. Benim yakınımdaki küçük esnafın algısı, hedeflenen sonuç idi.

Hükümet, olayı Gezi Parkı ile ilgili bir yanlış anlaşılmayı muhalefetin çıkarı için kullanması olarak göstermeye çalışsa da, uzaktan izleyenlerin Internet videolarında kolayca görebileceği tablo ve duyabileceği sloganlar durumun bunun ötesinde olduğu konusunda şüphe bırakmıyor. Ortada gizli bir yönlendirme olduğu iddiaları, halkta patlamaya bu kadar müsait bir birikmişlik olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Yıllarca kavga etmiş ve “düşman” diye bilinen spor kulüplerinin taraftarları birleşti, omuz omuza birbirini kolladı. Kimse birbirine takım, dil, din, ırk sormadı ve herkes aynı duygu ile bir aradaydı. Sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin pek çok büyük şehrinde ve hatta yurtdışında destek gösterileri düzenlendi. Çok uzun bir süredir görülmemiş bir birlik ve beraberlik hissi, gösterilere şahsen veya kalben katılan herkeste uyandı. Ancak, hükümetin buna cevabı polis müdahelesi ile vatandaşları karşı karşıya getirmek oldu.

Halk, isterse birleşebildiğini ve potansiyel fiziksel gücünü herkese gösterdi. Orada verilen mesaj kolay kolay unutulmayacak – ancak şu da bir gerçek ki sokaklardaki olaylar er geç sakinleşecek. Aslında tamamı halk olan hükümetin, muhalefetin, polisin, askerin ve vatandaşın nasıl bir pozisyon alacağını zaman gösterecek. Ancak, vatandaşın fiziksel gövde gösterisini sembolik hale getirecek kadar büyük bir başka gücünün olduğunu unutmamak lazım: “Tercih”.

Güvenilmez olduğunu kanıtlayan basın kanallarını “tercih etmezseniz”, ayakta kalamazlar – ne gaz ne taş ne sopaya gerek var, toplu bir kararla tercih etmeyin yeter. Objektif ve aklı selim herhangi biri, 31 Mayıs 2013’teki en önemli olayın Türkiye’nin dört bir yanında baş gösteren ayaklanma olduğunu söyleyecektir. Halka haber taşımakla görevli basın kanalları arasında bu olayları görmezden gelen veya “hafifleterek” yansıtanlar, güvenilmez olduklarını kendi elleriyle objektif gözlere sunmuş oldular. Halk TV hariç hiçbir büyük kanal sokaklarda olup bitenleri haber yapmadı; örnek bazı ulusal kanallar: Star, Show, Atv, Kanal D, NTV, CNN Türk, Haber Türk. Bunların yayınlayacağı hiçbir şeye güven olmayacağı belli oldu. Diziye programa kanmayın, izlememeyi “tercih edin”; ya değişmeye zorlanacaklar ya yıkılacaklardır. 31 Mayıs’ı haber yapmayan gazeteler rengini belli etti, bunların da yayınlayacağı hiçbir şeye güven olmayacağı belli oldu. “Sadece bir dizi izliyorum” ya da “Sadece bugün satın alayım” diye düşünmeden, kişisel konforu bir kenara bırakarak almamayı, okumamayı “tercih edin”. Ya değişecek ya yıkılacaklardır.

Gezi Parkı olaylarını yayınlamayan bazı kanalların ait olduğu grupların diğer markalarını şu listeler görebilirsiniz: http://boykotlistesi.com/tum-liste ; http://s21.postimg.org/fi556n107/image.png

Günün birinde Gezi Parkı’na gerçekten AVM yapılsa dahi orada yer almayı “tercih etmeyeceklerini” açıklayan Silk & Cashmere, Herry, Damat & Tween, 4A, Boyner, Sarar, Twigy, Ayakkabı Dünyası gibi markalar, AVM fikrini şimdiden zayıflattı bile. Yapılsa dahi; “Sadece bir şey alıp çıkacağım” diye düşünmeden, kişisel konforu bir kenara bırakarak o AVM’ye adım atmamayı “tercih eden” dev bir kitle, orayı yıkıma zorlamış olacaktır.

31 Mayıs 2013 olayları sırasında zor durumdaki vatandaşlara destek ve köstek olan markalar oldu. Hem destek hem de köstek, markanın genel duruşunu değil o sırada mağazada olan birkaç görevlinin anlık kararlarını yansıtıyor olabileceğinden, burada ifşa ederek hedef göstermek istemiyorum, merak eden araştırmasını yapıp kendi kararını verebilir. Ancak; insani görevini yerine getirememiş olduğu belirlenen markaları “tercih etmeme” kararını topluca veren ve “Bir kez girip çıkayım bir şey olmaz” demeden kararlı bir şekilde uygulayan bir kitle, yine onları ya değişime ya yıkıma götürecektir.

Türkiye’de günü geldiğinde yeni bir seçim olacak. Olayların gidişatına göre belki de erken seçim gündeme gelebilir. Herkes üzerine düşeni yapar, mevcut durumdan rahatsız olanlar birleşmeyi “tercih eder” ve sandık başında birleşmiş bir “tercih” yaparsa; yeni dönemde halkın hizmetine kimler gelirse gelsin rahatsızlık duyulan konularda bir değişim söz konusu olacaktır. Aksi takdirde neler olacağını herkes gördü.

Bütün bu olaylar çerçevesinde; devletin halka karşı yaptırım gücü olan polis gri bir alanda kalıyor; “iyi polis – kötü polis”i oynamaya bile fırsat bulamıyor. Eminim ki orada kişisel problemlerini şiddet aracılığıyla tatmin edenler olduğu gibi; bir tarafı “çoğunluğun seçtiği insanların emirlerini uyguluyoruz, demokrasinin bekçisi olmalıyız” derken vicdanları “biz de vatandaşız, niye kendi halkımız silahsızken şiddet uyguluyoruz?” diyen pek çok polis de vardı. Ancak unutmamak gerekiyor ki; polis esasında halkın hizmetçisidir. Bu vicdan muhasebesi sebebiyle istifa etmeyi “tercih eden” pek çok polis olduğunu sosyal medyada okuduk. Polis sendikası Twitter açıklamalarında hükümetin halka karşı kendilerini sürmelerine isyan etti. Halk hizmetçilerinin halka karşı tek gerçek yaptırım gücü olan polis teşkilatının “tercih”lerinin, Türkiye’nin geleceğine ait tabloda şüphesiz çok önemli bir yeri var.

Türkiye çok kritik bir zamandan geçiyor, ama her şeye rağmen uzun süredir unutulmuş bir umut ve birlik duygusu yayılmış durumda. Bu birlik duygusunun sadece sokakta değil, hayat normale dönünce yapılacak tercihlerde de organize bir şekilde sürmesi; 31 Mayıs’ın sadece alternatif medyada yer alan tarihi bir olay değil, sürekliliği olan pozitif bir değişim olmasını sağlayacak şeydir. “Pozitif”in altını çiziyorum – insanların tek isteği, kaynayan tencereye tekrar girmemek; kimse kötü bir şey istemiyor.

Asker ve polisi karşı karşıya getirecek noktaya tekrar dönmemek umuduyla…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s