My Books

 


Design Patterns in ABAP Objects

1464_high_res_2d

Boston, SAP Press, 2016, ISBN 978-1-4932-1465-5

Use design patterns to step up your object-oriented ABAP game, starting with MVC! Want to create objects only when needed? Call objects only when required, minimizing runtime and memory costs? Reduce errors and effort by only coding an object once? Future-proof your code with a flexible design? Design patterns are the answer! With this guide, you’ll get practical examples for every design pattern that will have you writing readable, flexible, and reusable code in no time!

– Use design patterns to write better code, faster

– Implement common architectural, structural, and behavioral design patterns

– See design patterns in action with real-world SAP applications

Link: SAP Press, Amazon

 


Ne Kadar Hayvansın

0000000444842-1

İstanbul, Pusula Yayıncılık, 2013, ISBN 605-510-602-7

Doğanın gizli programı insan ve hayvan davranışlarını nasıl şekillendiriyor?

Modern insana has üstünlük duygusunu bir an için bir kenara bırakıp doğaya; doğadaki diğer canlılara bakın. Sonra bir de kendinize bakın. İlk seferde, sosyal ortamımızın içimize kazıdığı şartlanmalarla karşılaşacaksınız muhtemelen, arada büyük farklar bulacaksınız. Bir süre sonra bir daha bakın. Bir daha… Bir daha… Önyargılarınızı bir kenara bırakıp daha dikkatli bakmaya başladıkça, aradaki farkların inandırılmış olduğunuzdan çok daha az olduğunu fark etmeye başlayacaksınız…

Erkekler neden futbola bayılır? Neden alışveriş yapmak kadınların kendini iyi hissetmesini sağlar? Seksten sonra neden erkekler uyumak isterken kadınlar canlanmış olur? Korku filminden sonra yorgana sarılınca neden kendimizi güvende hissederiz?

Doğadaki bütün canlılar, ortak bir programla dünyaya gelir. Bu program, insanda da vardır, köpekte de; ayıda da vardır, kaplanda da. Bu programı anlayabilen biri, kendine ve başka insanlara ait davranışların çok büyük bir kısmını da anlayabilir, açıklayabilir, hatta öngörebilir.

Dr. Kerem Köseoğlu, söz konusu programı deşifre edip herkesin anlayabileceği bir şekilde açıklıyor. Kitabı okudukça ve kendi içinizdeki programı da gözlemlemeye başladıkça; aslında her şeyin ne kadar basit olduğunu göreceksiniz. Hatta bu kadar uzun zamandır bu kadar açık bir şekilde ortada olan bir şeyi, nasıl olup da keşfedememiş olduğunuza şaşıracaksınız belki de…

Kolay okunan, pek çok konudaki görüşlerinizi değiştirecek ve size yeni bir bakış açısı kazandıracak, keyifli bir kitap… En önemlisi, diğer canlılara ve kendinize daha anlayışlı ve daha hoşgörülü davranmanızı sağlayacak!

Link: Pusula, Amazon, D&R, HepsiBuradaIdefix, KitapYurdu

 


Veritabanı Mantığı (10.)

0000000185275-1

İstanbul, Pusula Yayıncılık, 2005, ISBN 975-647-756-3

Bu kitapta yazar, SQL’in ne olduğu ve nasıl kullanıldığı gibi konulardan önce, veritabanı kavramına değiniyor. Bu çerçevede; veritabanının ne olduğu, nerelerde hangi amaçlarla kullanıldığı, nasıl hazırlanıp programlandığı gibi konulara açıklık getiriyor. Özellikle; yeni oluşturulan bir veritabanı içerisinde tablo tasarımının nasıl yapılması gerektiği konusu üzerinde ayrıntılı bir biçimde duruluyor. Yaygın olarak kullanılan tüm veritabanı programlarının ortak dili olan SQL’i öğretmek amacıyla hazırlanan bu kitapta, her konu birden çok örnekle anlatılıyor ve birkaç kez MS-Access programını çalıştırmış bir kullanıcının bile rahatça takip edebileceği bir dil kullanıyor.

Link: Pusula, Amazon, D&R, HepsiBuradaIdefix, KitapYurduDownloads

 


Bilgisayar Destekli Müzik

0000000180374-1

İstanbul, Pusula Yayıncılık, 2005, ISBN 975-6477-53-9

Bilgisayar desteği arkanızda olduğu sürece, evinizde ekonomik yollardan müzik yapabilirsiniz! Fazla masraf yapmadan kendi ev stüdyonuzu kurabilir ve odanızda yaptığınız çalışmalarla profesyonel kayıt stüdyolarını aratmayacak sonuçlara imza atabilirsiniz.

Kitapta bahsedilen programları kullanarak ruhunuzdan dökülen notaları dijital ortama aktarabilir, üzerlerinde sayısız düzenleme yapabilirsiniz. Tüm bunları; ortalama bir bilgisayar, doğru seçilmiş bir ses kartı ve program ile kolayca gerçekleştirebilirsiniz!

• MIDI nedir?
• Audio Nedir?
• Popüler Müzik Programları: Sequencer, Loop, Audio Düzenleme, Notasyon, SoundFont Programları
• Adım adım örnek uygulamalar
• Cakewalk Sonar ve Sound Forge Programlarının detaylı anlatımı
• Loop bazlı projeler ve Fruity Loops
• Notasyon ve Sibelius

Kendi müziklerinizi nasıl hazırlayacağınızı adım adım tarif eden kitapla birlikte, yazarın Audio çalışmalarını ve kitapta kullanılan programların deneme sürümlerini içeren CD de hediye!…

 


Programcılık Mantığı (9.)

0000000160095-1

İstanbul, Pusula Yayıncılık, 2004, ISBN 975-647-738-5

Programcılık nedir? Programcı olabilmek için neler gerekir? Kimler programcı olabilir? Programcılar ne yapar? Programcı kimdir?

• Programlama dilleri ve karşılaştırmaları
• Programcılık Terimleri
• Temel Algoritma Öğeleri
• Mantıksal Operatörler
• Akış Şemaları
• Nesne Temelli Programlama
• Görsel Programcılık

Bu sorulardan yola çıkarak, programcılığı masaya yatıran Programcılık Mantığı, programcı olmak isteyen ama nereden başlayacağını bilemeyenler için yazılmış benzersiz bir kaynak. Temel programlama öğelerinden, görsel programcılığa, programcılık terimlerinden nesne temelli programlamaya kadar, programcılık hakkında bilmek isteyeceğiniz her şey bu kitapta yalın bir dille ve günlük hayattan örneklerle anlatılıyor. Programcılığa nereden başlayacağını bilemeyenler, bu kitap tam sizin için. Değişkenler, fonksiyonlar, sınıf ve nesneler, akış şemaları, görsel programcılık, nesne temelli programlama gibi temel programlama konularını detaylı olarak inceleyen kitap, işlediği her konu için Java, C#, VB.NET ve Delphi’de yazılmış örnek uygulamalar da içeriyor. Böylece en çok kullanılan bu dört programlama dilini de bir arada görme ve kıyaslama imkânı da sunuyor.

Algoritma yapılarını, günlük hayattan örneklerden yola çıkarak anlatan, her uygulamanın dört ayrı dilde yazımını veren bu kitap, bu özellikleriyle Türkiye’de bir ilk.

Link: Pusula, Amazon, D&R, HepsiBurada, Idefix, KitapYurdu, Downloads


Bir Romeo Bir Juliet

screen-shot-2016-10-24-at-18-19-22

İstanbul, Self, 1999

 

Romeo geceye bakıp Juliet’i her düşündüğünde
Bir yıldız kayar Juliet’in gözlerine ve biraz daha parlar gece…
Juliet geceye bakıp Romeo’yu her düşündüğünde
Bir yıldız daha kayar Romeo’nun içine ve derinliklerde kaybolur gider… Aslında bilirler ki Romeo ile Juliet,
Güneş onların birbirlerini bulduğu gün bir daha doğmayacak…
İlkin son ve sonun ilk olacağı ilk ve son karşılaşma olacak bu…
Romeo ilk ve son kez Romeo,
Juliet ise ilk ve son kez Juliet olacak…

 

Hiçbir Maskenin Gözleri Yoktur

Tek başına kalmaktan, yalnızlıktan ve çaresizlikten doğal olarak korkar insan. Kendini arkaya doğru bıraktığında onu yakalayacak kolların orada olduğunu bilmek ister. Bilmediği karanlık bir odaya girdiğinde; odayı tanıyan birinin elini, onun peşi sıra güvenle tutmak ister.

İşte bu yüzden, tanımadığı bir odaya giren kişinin gözleri, odanın sakinleriyle şöyle bir kesişir. Ya bir mucize arar gözler; ya da tanıdık bir başka çift göz. Odanın eski sakinleri ise, sadece merak duygusuyla bakacaktır kapıdan içeri henüz yeni süzülmüş kişiye doğru. Odaya daha önce varmış yeni sakinler ise, aynı mucize ve tanıdıklık arayan gözlerle bakacaktır yeni gelen yeni sakinlere…

Gözler değişir; gözlerin kısılışı, kaşların çatılışı, kirpiklerin oynaşması değişir. Ama, mucize ve tanıdıklık arayan ifade hiç değişmez. Zira, en süslü ve en büyük maskelerin dahi gözleri boştur.

Kimi bir yerli olmayı seçer maskesiyle… Kimi, balodaki matmazel olmayı seçip zarif, ince bir çerçeve getiriverir gözlerinin çevresine. Kimi, bir süperkahraman olmayı seçer; tüm bedenini saran renkli kostümünü tamamlayan başlığı ile… Kimi ise, kendi yüzünün bir kopyasını sarmalar yüzünün çevresine, başkalarının onu görmek istediği hale getirdikten sonra…

Maskeler çeşitlidir, maskeler çoktur… Değişmeyen tek şey, hiçbir maskenin gözleri yoktur…

Hayatında bir mucize istemeyen insan yok gibidir. Herkes, karşılaştığı ve henüz hakkında hiçbirşey bilmediği kişinin sadece onun için sihirli bir şekilde indirilmiş insan bedenine sahip bir melek olmasını ister… Ve bu masalı, ilk karşılaşma ve ilk konuşmadan sonra sürdürebildiği kadar sürdürür… Evet; melekler de yemek yer, öyle değil mi? Onların da telefon numaraları vardır… Onlar da otobüse biner, onlar da okula gider, onlar da çalışmaya ve uyumaya ihtiyaç duyarlar…

Tanıştıktan, tanıdıktan, ve tanındıktan sonra dahi devam eder insanın içindeki meleğe dair umut…

İşte bu yüzden beslenir maskeler; hem takanlar, hem de izleyenler tarafından… Kişi, karşısındakinin yüzünde gördüğü fazlalığın bir maske olduğunu bilir için için… Yine de; hala inanmak, inanmak ister bedene hapsolmuş meleğe… Bu yüzden maskelere de inanır; bedene hapsolmuş meleğin gerçek yüzü olarak benimser onları… Maskenin düştüğü anlar ise; meleğin insan bedenine dair haklı isyanları sırasında ortaya çıkan küçük kazalardır sadece…

Ne kadar inanabilir, ne kadar sürsürebilir bu oyunu bir kişi, bilinmez… Ama sonunda, olması gereken şey olur… Maskeye hala inanmak isteyen kişinin içinde biriktirdiği küller sıkışır, ve bir anda patlayıverir… Artık maske bir tarafa, taşıyıcısı bir tarafa savrulmaya mahkumdur… Kişi yorulmuştur bunca zamandır kendi kendine bir meleğe dair masallar anlatmaktan. O yüzden suskunlaşır bir süre… Konuşmaz… Yorgun kelimelerin yerini arada sırada gözyaşları alır… Geriya kalan zamanlarda; başkalarının maskeye ve ardındaki meleğe dair söyledikleri doldurur zaten söz konusu boşluğu…

Kişi, bir süre sonra gözlerini kapar…

Onları yeni bir maskenin tıkırtısıyla tekrar açtığı güne kadar söz vermiştir kendi kendine; maskelerin ardında meleklerin yaşadığına bir daha inanmamak üzere… Ama; Artık olan olmuştur… Gözlerini tekrar açar; ve gözüne yeni maskeden yansıyan ışık hüzmesi, ardında bir melek sakladığına dair umudu uyandırır tekrar içinde…

Uyanan büyük umutların, insana dair diğer duyuları uyutmak gibi kötü huyları vardır… Takılan büyük maskelerin, kişinin kim olduğuna dair diğer belirtiler gölgelemek gibi kötü huyları olduğu gibi…

Ve herşey tekrar başa döner; bu kez farklı, bu kez sihirli olmak üzere… Ama döngü, bitmeyecektir… Ta ki, kişi maskelere değil, maskelerin tek boşluğu olan gözlere doğru bakmayı öğrenene dek…

Maskeler çeşitlidir, maskeler çoktur… Değişmeyen tek şey, hiçbir maskenin gözleri yoktur…

Maskenin gözlerine doğru bakmak değil, maskenin gölgelediği boşluğun içindeki gözleri doğru olarak görmektir zor olan… Bu yetiye sahip olmak isteyen kişinin, öncelikle kendi aynasında, kkendi maskesinin gözleri ardında yatanları görebilmesi gerekir.

Maskesini yüzünden ayıran ince çizgiyi çok iyi tanımalı, maskesi ile yüzü arasında; rüzgarı yüzünde hissedebileceği kadar bir boşluğu her zaman bırakmalıdır… Bunu yapabilen kişi ödülünü alacak; ve rüzgar şevkatli ellerini her an yüzünde gezdirecektir…

Rüzgarın huzur veren elleri, sadece ilk ödülüdür gözlerinin farkında varan kişinin… Diğer ödülleri, ona zaman verecektir… Artık başka maskeleri de başka yüzlerden ayırdedebilecektir. Maskenin ardında br meleğin gizlenmediğini henüz ilk bakışta söyleyebilecektir…

Zaman, kişiye maskeler üzerindeki boşluğa bakmanın ötesinde; boşluğun ardındaki alacakaranlığı ve ardındakileri görme yetisini de verecektir…

Tabii kişi sabırlı olduğu, ve kendi kendine maskeler ve ardındakilere dair masallar anlatmadığı sürece… Çünkü kişinin kendi kendine anlattığı her masal; onun kendi maskesi ve gözlerini incelediği aynasının üzerine yeni bir kat tül perde asması anlamına gelir… Gün gelir, ayna görünmez olur… Ama kişi, aynada gördüğü bembeyazlığı kendisi zannetmeye devam eder…

Ta ki; yeni küller patlayana, ve maske ile sahibi odanın iki farklı köşesine savrulana dek…

eğer patlayan maske kişinin kendi maskesi olursa; odanın diğer tarafına doğru savrulan da kişinin kendisi olur. Bu patlama sırasında; kişinin kişisel aynası bir daha eski haline hiç dönmemek üzere çatlayabilir, kırılabilir…

Bu, kişinin kendi gözlerinin gerçek ışığına bakmak için son şansı olur… Ve sonrası, yüzündeki ve maskesindeki sabit çatlağı silmeye çalışmakla geçer…

Bu konudaki her başarısızlık; maske üstüne yeni bir maske takmakla sonuçlanır. Kişinin kendini bulması eskiden bir maskeyi indirmesi kadar kolayken, artık özü sarmış soğan kabukları gibi kat kat, birer birere soyması gerekmektedir tüm maskeleri…

Ya da, aynasını değiştirmeyi akıl eder kişi… Ve aldığı ders, kendi maskesini tekrar patlatmamasını sağlayacak kadar büyüktür… Ve belki bir gün, kendi maskesini bir kenara bırakıp sadece kendi yüzünü göstermeye cesaret edebilecektir dış dünyaya… Kendi yüzünün güzel olduğuna önce kendi inandıktan sonra…

Maskeler çeşitlidir, maskeler çoktur… Değişmeyen tek şey; hiçbir maskenin gözleri yoktur…

Duvardaki Tıkırtılar

evinden ve evinin bahçesinden hiç çıkmayan bir çocuk yaşarmış kentin birinde… evin bahçesinde oyuncaklarıyla oynar, şarkılar söyler, salıncakta sallanır dururmuş… bir gün, gelen seslerden ve gürültülerden,yıllardır boş olan komşu evlerine yeni birilerinin taşındığını duymuş çocuk…

usulca duvara yaklaşmış ve dinlemiş… bir anne, bir baba, ve kendisi gibi küçük kızları… neşeli, aydınlık seslerle yerleşmişler evlerine… çocuk dinlemekle yetinmiş duvarın ardından…

aradan günler geçmiş… haftalar geçmiş… ve çocuk dinlemeye devam etmiş… aileden ziyade, küçük kızlarını merak ediyormuş… aynen kendisi gibi, sadece bahçede ve evde yaşayan bir kız olduğunu fark etmiş çünkü… sürekli seslerini dinliyormuş usulca… ve kendisi herhangi ses çıkarttığında küçük kızın sesleri kesiliyormuş…

bir gün, bütün cesaretini toplamış çocuk ve evleri ayıran o duvara doğru yaklaşmış… yan bahçedeki ayak sesleri de yaklaşmış usulca…

çocuk duvara tıklamış: TIK! TIK! … çekingen bir sessizliğin ardından cevap gelmiş: TIK! TIK!

çocuk tekrar etmiş: TIK! TI-TIK! ve bu kez daha kısa sürede, cevap gelmiş diğer taraftan: TIK! TI-TIK!

“sen…” diye lafa başlayacak olmuşlar aynı anda… ve aynı anda gülmeye başlamışlar…

aradan günler, haftalar geçmiş… küçük çocuk ve küçük kız, her gün duvarın iki yanında tıkırdaşarak birbirlerini buluyor, ve saatlerce konuşuyorlarmış… gökyüzünden, pastalardan, renklerden, kozalaklardan, çimenlerden…çocuğun içindeki merak git gide artmaya başlamış küçük kıza dair…

günün birinde, çocuk bir kağıt ve kalemle çıkagelmiş duvarın bir tarafında… tekrar tıkırdaşmışlar… tekrar konuşmaya başlamışlar… konuştukça, hayatında bir kez olsun görmediği küçük kızın resmini çizmeye başlamış kendi kağıdına…

aradan geçen birkaç günün ardından, kendisi konuşurken duvarın diğer tarafından kalem ve kağıt hışırtıları geldiğini şaşkınlık ve merak içinde fark etmiş çocuk…

artık tıkırtılar ve sözcüklere, hışırtılar da eşlik ediyormuş… duvarın öte yanına geçmeye korkan küçük çocuk ve küçük kız, aylarını, yıllarını bu şekilde geçirmiş… korktukları şey sadece duvarın üzerinden düşmekmiş belki de… yine de beklemişler… beklemişler…

küçük çocuk ve küçük kızın artık birer büyük çocuk ve büyük kız oldukları zamana kadar konuşmuşlar, tıkırtılar ve hışırtılar arasında… artık boyları, birbirlerini görmek için duvarın üzerinden atlamalarını gerektirmeyecek kadar uzunmuş her ikisinin de…

o gün gelip çattığında, çocuk ve kız, tekrar buluşmuşlar duvarın iki tarafında…

ama…

yine de görememişler birbirlerini… çünkü…

resim defterlerini birbirlerinin yüzüne doğru tutarak konuşmaya devam etmişler… duydukları birbirinin sesi olmasına rağmen, görebildikleri tek şey kendi çizdikleri resimlermiş…

ve iki çocuk, yıllar geçmesine rağmen hala korkuyormuş düşmekten…

Cam Masadaki Kelimeler

Trop, saatlerdir elini sürmediği kaleme doğru yorgun bir bakış attı…

Yazmak istiyordu… Sayfaları tüketmek istercesine yazmak… Olup bitenleri, yaşadıklarını, hissettiklerini kalemin ve kelimelerin elverdiği ölçüde, olduğu gibi paylaşmak istiyordu kağıtlarla… Ve belki kağıtları birkaç kişiyle…

Her insan gibi, Trop’un da hayatında önemli bir yer kaplıyordu ilişkiler… Günün çeşitli zamanlarında, çeşitli insanları düşünerek geçirirdi saatleri… Bazen sevgilisini… Bazen başkalarını… Bazen kendisini düşünürdü; olaylara yüklediği anlamları… Ve yüklenmiş anlamların anlam olmayı hakedip etmediğini sorgulardı… Zor sorulardı bunlar, en azından bir insan için… Herhangi bir filozofun cevap verebileceği, veya herhangi bir matematikçinin denklemlere dökebileceği türde sorular değildi…

Geçmiş yıllarda birçok sevgilisi olmuştu Trop’un… Hepsine bazı sorular sormuştu, dudaklarından asla dökmediği… Sevgililerinin kendi içindeki yansımalarını onlar adına konuşturmuş, aldığı cevaplardan tatmin olmadığında terk etmişti her birini birer birer…

Hiçbiri yeterli değildi Trop için… Hiçbiri, cevabını Trop’un da bilmediği soruların cevaplarını bilmiyordu… Büyük bir kısmı, ki bu ciddi bir insan topluluğu anlamına geliyordu, sorulara ilgi dahi duymuyordu… Doğmak… İlk adımlar… İlk kelimeler… İlk okul… Diploma… İş… Evlilik… Doğurmak… İlk adımları… İlk kelimeleri… İlk okulu… Diploması… İşi… Evliliği… Doğurması… Ve sonrası, beyaz saçların ve kırışmış kirpiklerin ardında siyahı beklemek… Hayır, bundan ibaret bir hayat istemediğinden emindi Trop… Ve bundan fazlasını paylaşamayacağı biriyle hayatı paylaşmak istemediğinden de emindi…

İnsanları bu kadar iyi tanıyor olabilir miydi? Her bir kimsenin sorulan sorulara ne cevap vereceğini, onları dinleme zahmetine katlanmadan bilebilir miydi gerçekten? Belki… Belki de bilemezdi… Sorunun cevabı, hissettiği ve hissetmediği şeyleri muhtemelen değiştirmeyeceği için muhtemelen önemsizdi… Zira, hevesi ve umudu kaybolmuş bir ilişkiyi tek bir cevap eski haline getiremezdi Trop’un hayatında…

Herkesin aradığından daha fazlasını aradığını hissediyordu Trop… O, farklıydı… Kimsenin görmediği şeyler görmüştü bugüne kadar… Kimsenin gitmediği yerlere gitmiş, kimsenin hissetmediği şeyler hissetmişti… Farklı oluşunu paylaşabileceği birine duygularını güvenle teslim edebilirdi belki… Benliğini… Belki hayatının geri kalanını onunla birlikte geçirmeyi düşünebilirdi… Can sıkıcı herhangi bir kalıbın içine sıkıştırmaya çalışmadan…

Bir damla gözyaşı gözünden süzüldü Trop’un, ve cam masasının üzerinde bomboş duran kağıdın üzerindeki ilk işaret halini aldı…

Evet, gözyaşı… Gözyaşlarını paylaşabilmeliydi doğru insanla…

Kağıdın üzerine cesurca atlayan damladan cesaret alan Trop, yavaşça kalemi eline aldı ve sayfanın üzerinde gezdirmeye başladı…

Doğru insan, asalete sahip olmalıydı… Hareketlerinde, konuşmasında, gülmesinde, hatta saçmalamasında dahi asalet olmalıydı…

Evet, hiç fena değil, diye düşündü Trop… Ve kağıdı kelimeleriyle doldurmaya devam etti…

Doğru insan, estetiğe sahip olmalıydı… Zıtların dengesini bünyesinde kurabilmiş, bedenini, duygularını, aklını ve ruhunu bir harmoni içinde dans ettirebiliyor olmalıydı… Sanata karşı hassas, sihire açık olmalıydı… Geçmişten ders almalı, aldığı dersler çerçevesinde geleceğin taslak planlarını çıkarabilmeli, buna karşın şimdiyi sonuna kadar yaşayabilmeliydi… Düzenliliğe boşvermiş bohem bir büyüyü veya büyüye boşvermiş sıkı bir düzeni değil, serbest bir düzenin sürekliliği içerisindeki büyüyü huzur içinde ifade etmeliydi… Düşüncelerini ifade ederken, aracının kelimeler veya sayılar olması arasında bir fark olmamalıydı… Zekayı kullanabileceği yerlere ilgili, duyguları ifade edebileceği yerlere yakın olmalıydı…

Gözlerinin ardından yansıyan ışığı avuçlarının arasında tuttuğunda, parıltılı gölgeler yüzünün kıvrımları arasında huzurla hareket edebilmeliydi… Gülüşündeki kelebekler insanın içine işlemeli, gözyaşlarındaki buğu gözlerini ıslatmalıydı…

Trop, saatlerce süren sessizliğinin hıncını alırcasına yazdı, yazdı, yazdı ve yazdı… Satırlar, sayfalar dolusu yazdı… Hiç durmamacasına, aradığı şeylerin hepsini, hiçbir noktayı ve virgülü atlamadan yazdı…

Zamanın durduğunu hissettiği anda durdu Trop… Kalemi yavaşça masanın üzerine bıraktı… Yeniden ıslanan gözlerini rahatsız etmekten korkarcasına usulca yuvarlandığını ve masadan yitip gittiğini fark etmedi… Bir damla düştü kağıtların üzerine… Bir damla daha…

Ellerini birleştirip yüzüne götürdü Trop… Avuçlarındaki kokuyu içine çekti, ve hafifçe gözlerini ovuşturdu kendi kendini teselli etmek istercesine… Umut vardı hala… Değil mi? Aradığı kişiyi elbet bulacaktı… Sakin olması, duygularının seline kapılmaması ve sabretmesi yeterliydi… Mucizeler, sabredenleri ve inanarak bekleyenleri elbet bulurdu…

Avuçlarını yüzünden çekti Trop… Gözlerini hafifçe oynatıp yeniden açtı cam masanın üzerindeki kağıtlara doğru…

Oysa masanın üzerinde tek bir kağıt bile yoktu…

Trop’un saatlerdir yazdığı kelimelerin yerinde, cam masanın üzerindeki yansıması duruyordu…

Synlia’nın Gözyaşları

Ve yeşil yandı…

Arabaların durmuş olduğundan emin olmak için başını bir kez daha sağa çeviren Maccan, yola doğru attı adımını… Ve bir diğeri onu izledi… Ve bir diğeri daha… Evine gidiyordu Maccan… Yalnızlığını tek başına yaşayabildiği tek yer olan odasına bir an önce varmak istiyordu… Sahte insanlardan sıkılmıştı; sahte ilişkilerse herhangi bir bulutun serin birkaç damlası gibiydi… Ferahlatıcı, ama geçici…

İzlendiğini hisseden Maccan huzursuzca sağa sola bakındı; ama onun bakınmasına aldırış bile etmeden bir yerlere hızlı hızlı yürüyen birkaç insandan başka kimse yoktu…

Oysa yukarı baksaydı, asla göremeyeceği melek Synlia’ya yönlendirmiş olacaktı gözlerini…

İnanılmaz güzellikte bir melekti Synlia… Sadece Maccan, ve sadece Maccan’ın ruh eşi olan Carro için yaratılmıştı… Maccan ve onun zıt yansımasının kusursuzluğu olan Carro, kozmik bir gülümseme sonucu aynı zamanda ve aynı yerde yaratılmışlardı… Dünyada, aynı dakikalar içerisinde yürüyorlardı… Kim olduklarını, birbirlerinin varolduklarını bile bilmeden birbirlerini özlüyorlardu ruh eşini özleyen her insan gibi… Ve onlar için bir şans vardı…

Ne var ki dünya, bir melek için bile fazlasıyla karışık bir yerdir… Synlia, başarısızlığın eşiğinde hissediyordu kendini… Yıllarca çabalamıştı Maccan ve Carro’yu karşılaştırmak için… Tesadüflerden oluşan dağlar yaratmıştı… Ama… Maccan, her seferinde bir önceki otobüse binmişti… Carro, her seferinde diğer filme gitmeye karar vermişti… Maccan, her seferinde bardan birkaç dakika erken çıkmıştı… Carro, her seferinde tren yerine uçağa binmek istemişti…

Ve Synlia’nın son şansıydı o akşam, zamanı dolmadan önce… Synlia’nın istediği kadar yoğun bir karşılaşma olmayacaktı… Aynı cadde üzerinde bir kez birbirlerine bakmalarını sağlayabilmeyi umuyordu Synlia… Şansı azdı, ama son şansı olduğu için denemeye değerdi…

Maccan, izlendiği hissini içinden atamıyordu bir türlü… Yağmur atıştırmaya başlamıştı; bunu kendi kendine bahane ederek adımlarını biraz daha hızlandırdı… Yine de gitmiyordu o gözler üzerinden, her neredeyseler…

Synlia gözlerini caddenin diğer ucuna doğru dikti ve Carro’yu yakaladı bakışlarıyla…
Üzerinde uzun bir pardesü vardı Carro’nun; ve havayla alay edercesine güneş gözlükleri vardı gözlerinde… Başını hafifçe öne eğmiş, dudaklarını hafifçe ileri uzatmış, yürüyordu… İzlendiğini hissetti Carro, ve huzursuz oldu… Etrafa hiç bakmadan hızlandırdı adımlarını…

Synlia, varoluş amacını gerçekleştirmek için sadece birkaç dakikası kaldığını hissetti… Gözlerini kapattı, ve ışığını parlattı Marcus ve Carro’nun üzerinde…

Maccan’ın adımları yavaşladı…

Carro’nun adımları yavaşladı…

Maccan’ın önünde yürüyen adam, birden gazete almak iztediğini hatırlayarak sağdaki büfenin önünde duruverdi… Maccan, yürümeye devam etti…

Carro’nun önünde yürüyen 3 kişilik aile, çocuklarının ısrarına dayanamayarak sinemaya gitmeye karar verdi ve ilk binanın içine girerek gözden kayboldu… Carro, yürümeye devam etti…

Maccan ile Carro, karşılaşmadan sadece birkaç adım uzaktaydılar…

Maccan birkaç adım daha attı…

Carro birkaç adım daha attı…

Synlia, kanatlarını gökyüzüne doğru cömertçe yayarak bir ışık kütlesini Maccan ve Carro üzerine doğru yansıttı…

Maccan başını kaldırıp Carro’ya baktı…

Carro başını kaldırıp Maccan’a baktı…

Ve o anda, dev bir flaş patladı semalarda…

Zaman adeta durdu… Bütün dünyanın renkleri usulca solarak siyah beyaza dönüştü… Trafik yavaşladı, insanların adımları ağırlaştı… Nefesler durdu… Sesler kesildi… Sadece iki insanın kalplerinin aynı anda ve aynı dinginlikte atmaları duyuluyordu…

Maccan ilgiyle Carro’nun gözlerine bakıyordu… Bu gözler… Tanıdık birşey vardı… Çok tanıdık, ve çok özlediği birşeyler vardı o gözlerin arkasında… Hakkında hiçbirşey bilmediği bir insan hakkında bu kadar çok şey nasıl hissedebilirdi? Durdurabilir miydi herşeyi, bir kenara bırakabilir miydi hayatın bütün bilindiklerini? Ve bir yabancı alabilir miydi bir kenara bıraktığı herşeyin yerini?

Carro ilgiyle Maccan’ın gözlerine bakıyordu… Bu gözler… Tanıdık birşey vardı… Çok tanıdık, ve çok özlediği birşeyler vardı o gözlerin arkasında… Hakkında hiçbirşey bilmediği bir insan hakkında bu kadar çok şey nasıl hissedebilirdi? Durdurabilir miydi herşeyi, bir kenara bırakabilir miydi hayatın bütün bilindiklerini? Ve bir yabancı alabilir miydi bir kenara bıraktığı herşeyin yerini?

Maccan durmak istedi, ama zaten yürüyor gibi değildi… Birşeyler söylemek istedi, ama zaten susuyor gibi değildi… Ona dokunmak istedi, ama zaten her an ona sarılıyormuş gibi hissediyordu sadece bakışların ardındayken bile…

Carro durmak istedi, ama zaten yürüyor gibi değildi… Birşeyler söylemek istedi, ama zaten susuyor gibi değildi… Ona dokunmak istedi, ama zaten her an ona sarılıyormuş gibi hissediyordu sadece bakışların ardındayken bile…

Zaman durdu…

Maccan ve Carro ayrı değillerdi zamansızlığın ortasında… Ayrı bedenlerdeydi sadece ruhları… Sıcak birşeyler vardı, huzurlu birşeyler… Tek bir hayata sıkıştırılmış asırlık özlemler sona erebilir miydi bu şekilde? Maccan eve gitmek istemiyordu artık, zaten evine dönmüş gibi hissediyordu o kısacık anda… Carro ise…

Geçen bir taksinin kornası, sessizliği yırtıp paramparça etti…

Maccan irkilerek hızla diğer tarafa çevirdi başını, ve adımları biraz daha hızlandı…

Carro, hafifle sıçradı, ve adımları biraz daha hızlandı…

Maccan hızla uzaklaşırken, caddeye vardı Carro… Arabaların durmuş olduğundan emin olmak için başını bir kez daha sola çeviren Carro, yola doğru attı adımını… Ve bir diğeri onu izledi… Ve bir diğeri daha… Evine gidiyordu Carro… Yalnızlığını tek başına yaşayabildiği tek yer olan odasına bir an önce varmak istiyordu… Sahte insanlardan sıkılmıştı; sahte ilişkilerse herhangi bir bulutun serin birkaç damlası gibiydi… Ferahlatıcı, ama geçici…

Synlia’nın gözünden bir damla yaş süzüldü…

Ve kırmızı yandı…

Kırmızı yandığı anda kaldırıma düşen bir yıldırım, hem Maccan’ı hem de Carro’yu sıçrattı oldukları yerde… İkisi de olanları göremedi sırtları birbirine dönük olduğu için…

Olanları hiçkimse göremedi…

Küçük bir çocuk dışında…

Çocuk evine döndüğünde annesine kaldırımın ortasına bir yıldırım düştüğünü, yıldırımın düştüğü yerde bir melek şeklini alarak paramparça olduğunu ve etrafa saçıldığını anlatacaktı…

Khensu

Birdenbire tanımadığım, bilmediğim bir yerde buldum kendimi… Etrafta yabancı binalar ve araçlar vardı, ve binalar bir tarafta tek sıra halindeydi… Araçlar ise binalardan önce başlıyordu, ve binalara kadar tek sıra halindeydi… Araçların sırası binaların sırasından daha önde idi, dolayısıyla araçların arkasından binaların başladığı noktaya kadar bir boşluk vardı.

Kafamı gökyüzüne kaldırdım ve uçan bir araç gördüm. Dikdörtgene benzer bir şekli vardı, ve iki yanında ikişer kanada sahipti. Öndeki kanatlar arkadakilerden daha büyüktü ve kanatlar yanlara değil, arkaya doğru uzanıyorlardı.

Uçan araç, yerdeki araçların paralelinde uçuyordu, ve oldukça alçaktı. Uçarken sola ve aşağı doğru döndü ve kıvrak bir hareketle binalarla araçların arasındaki boşluğa indi. Yerdeki araçlardan birinin arkasına geçip olanları izlemeye koyuldum.

Uçan araç yere indikten sonra, alt kısmının tam ortasından yere doğru bir kapı açıldı. Kapının ardında bir takım ışıklar vardı. Araçtan bir varlık çıktı. Varlığın gövdesi insan gibiydi, ama kafası atmaca kafasıydı. Tüyleri boynundan bedeninin alt kısımlarına kadar uzanıyordu, ve çok gürdü.

Varlık benim orada olduğumu zaten biliyordu, ve sağ avucunun içini yüzüme doğru uzattı. Varlığa doğru yaklaştım ve ben de sağ elimi aynı şekilde uzattım. Ellerimiz birbirine değer değmez bir kopma oldu ve bir vizyonu sanki içindeymiş gibi yaşamaya başladım.

Yıl 2031 idi… Yanımda o varlıkla birlikte bir aracın içinde dünyadan hızla uzaklaşıyorduk. Dönüp dünyaya baktığımda dünyanın patlamalar ve gürültüler arasında grileştiğini ve yok olduğunu gördüm.

(…)

Ve bir holde buldum kendimi… Hol, tahminen 100 metre eninde ve 100 metre boyunda idi, tavanı ise tahminen 25 metre yüksekliğindeydi. Ve yer yer devasa sütunlar vardı. Holde, tanımadığım türde ince giysiler giyen insanlar dolaşıyordu. İnsanların çoğunun teni koyu renkliydi.

Yüzünden boynuna bir süs zinciri takan bir kadına yaklaştım ve “Ben Khensu ile konuştum” dedim. Bana “Ne? Sen muhteşem Khensu ile mi konuştun” dedi ve yürümeye devam etti. Daha sonra kadınla konuştuğum noktanın biraz arkasında duran kıvırcık saçlı bir adama yaklaştım ve “Ben Khensu ile konuştum” dedim. Dediğimi etraftakiler de duydular. Bana “Khensu, öyle mi?” dedi.

Adam, yürümeye başladı ve etrafında olup da söylediğimi duyanlar da onun peşi sıra yürüdüler. Holün bir kapısında durup birşeyler konuştular, o sırada ben arkalarında kalarak onlara doğru yaklaşıyordum. Uzak olduğum için ne dediklerini duyamadım.

Daha sonra kapıdan çıktılar, ve ben de kapıdan çıktım. Kapı, holden küçük başka bir odaya açılıyordu. Bu odada daha az insan vardı, ve holden gelenler oradaydılar. Odanın sağ yarısını bir havuz kaplıyordu. Havuzda bulanık bir su vardı, ve havuzun içinde, yerle aynı hizaya kadar yükselen bir labirentin duvarları vardı. Suyun içinde kocaman, siyah bir yılanın sırtını çıkarıp tekrar suya daldığını gördüm.

Holde konuştuğum adam havuzun yanına geldi, ve suya doğru eğildi. Ona “Dikkat et, orada yılan var” dedim. Adama yaklaştım, ve suyun içinde adamın yüzünün yansıması vardı.

Adam, suya yüzünü yaklaştırmış bir halde, anlamadığım bir dilde birşeyler söylemeye başladı. Konuştukça su bulanmaya başladı, bulandı, derken sadece adamın yüzünün vurduğu bölge dalgalanmaya başladı.

Ve sonunda, adamın yüzünün aksinin olması gereken yerde başka bir yüz belirdi. Kafasının üstünde küçük boynuzları vardı, ve sol gözü sağ gözünden daha küçüktü. Sol gözü sadece gözbebeğinden ibaretti, ve masmaviydi. Yeni çıkan yüz adama birşeyler söyledi.

Sonra, suyun içinden ve tam yüzün olduğu yerden, birbirine yapışık iki kuş fırladı. Bu kuşlar güvercin gibiydi. Soldaki kuş siyah, ve sağdaki kuş beyazdı. Soldaki kuşun sağ, ve sağdaki kuşun sol kanadı birdi, ve bu ortak kanadın sol yarısı siyah, sağ yarısı beyazdı. Yapışık kuşlar hızla yüksek tavana doğru uçmaya başlarılar.

Bunu gördükten sonra, odanın hole açılmayan diğer çıkışından koşmaya başladım… Koştum, koştum, koştum…

Neden Mi Buradayım

Neden mi buradayım?

Bekliyorum… Düşünmüyorum aslında bekliyorum sadece… Gözlerim gökyüzünde; ama aslında gökyüzü gözlerimde.. Gördüğüm herşey kendi içimde çünkü aslında gördüğüm haliyle… Gökyüzünün kendisi değil beklediğim… Küçük bir sihir, küçük bir mucize belki…

Yağmuru bekliyorum…

Yağmuru özledim… Damlaların saçlarımın arasından süzülmesini.. Haylaz bir damlanın boynumdan aşağı, bedenimi okşayarak bende gezinmesini… Çekingen damlaların kısacık ömürlerini yanımdan geçip giderek ve ayaklarımın dibine düşerek tamamlamasını seyretmeyi…

Yağmur temizliktir aslında… Yağmurun altında çıplak dans ettiniz mi hiç? Hayır mı? Bilemezsiniz o halde neden beklediğimi…

Damlaların arkasına saklanmayı özledim… Damlalardan ibaret saydam maskeyi… Aslında saklamayan, sadece nasılların yansımalarını kıran damlaları… Görmesinler çünkü kim olduğumu; bilmesinler, istemiyorum… Yağmurun altında çıplak olduğumu görmesinler…

Yağmur bir hediyedir aslında…

Her bir damlanın içinde saklı küçük bir hediye vardır bilir misiniz? Hayır mı? Durup bakmadınız belki de hiç? Zaten bakmayın da… Kendi kendinizden bile saklamaya çalıştığınız kendi gözlerinizden başka birşey yok çünkü içlerinde aslında… Ve dikkatli bakan birinin gözlerinizin ardındakileri görebileceğinden korkuyorsunuz hala; bu kişi siz olsanız bile…

Aslında ne fark eder ki? Beni beklemeyin, gelmeyeceğim çünkü… Ve gelsem bile beni göremeyeceksiniz, çünkü damlaların arkasında saklanıyor olacağım…

Bekliyorum…

İşte bu yüzden buradayım…